güle güle
Yani aşkımızda şu yeşil gözlerimin hiç bir katkısı yok…
Boşver onlar da bozuktu zaten…
Anlam ve kavram kayması. Neden sorusunun acımasızlığı. Dost, dostum Halil… Şeytan dörtyol ağzında bekliyor dostum benim… Ne yapacağım hiç bilmiyorum. Yürüyemiyorum. Gitmek bile hâllere bölündü, yüreğim gibi. Gitmekten gitmeye fark kaldı parmaklarımda lekeli lekeli… Ne acısındayım ne hazzında… Az biraz umut, o da öksürük gibi, takıldı yakmakta boğazımı…
Tadı kalmadı, plansızlığın, üstü kapalı planların, fırsat kalmıyor tadını çıkartmaya. Ucu ucuna, domino taşı gibi… Yıkılıyoruz… Kaybetmek değil, kontrolsüzlük ama. Ve hak ettiği değeri biçememek dün’e. Akı p gittiğini görmek. Sövmek… Kötü zamana dökülmesi gereken gözyaşlarının bile hakkını veremedik. Vakit ona bile yetmedi. Neyleyim şimdi gülümsemeyi…
Yazdığım yazıları insanlar, içinde kendilerini görebildikleri, görmeyi umut edebildikleri sürece sevmekteler… Bu yazıyı sevmeyiniz, içinde kendinizi görmeyiniz. Değmez.
Üzülüyorum. O kadar da olsun değil mi…?
Güle güle…
İnsan hiç anlamadığına, anlatılamayana ağlar mı?
Belki de bu yüzden dilsizlere ağlamadınız hiç…
Onlar size ağlasın…
Koştu, insanlar ona dur dedi, durdu… Daha ayağı takılacaktı, düşüecekti… Kalkmayı öğrenecekti… Öğrenemedi… Tren raylarına benzetti uçakların motorlarından çıkan beyaz dumanları, bulutlardan şekil çıkarmayı iyi becerecekti, bulut görebilseydi… Oysa jilet izleriydi onlar, gökyüzünün… Dikine… Uçurtmanın ipi kopsa gülümserdi, onu azâd etmişcesine, babasından gizlice, kaza niyetine… Kırmızı kurdeleyle bağladı kendisini, rüzgâra. Onu da götürsün istedi. O da gitsin istedi… Hep istedi… Babası bütün sevecenliğiyle, kaçmasın diye bağladı kurdeleyi bileğine… Biri bağladı… biri ağladı…