Posted on Dec 10, 2011

Yüklem

Kanayan bileklere ithaf olunur…

pek bilinmez ama, kendime varmak için uzunca çıktığım bir yolculukta duyduğum kadarıyla rivayet edilir ki, söz toprakta kelâm yağmurdadır, göz aşkta nîzam ayrılıktadır. biz ki pek çoğuna acem kaçan bir dil biliriz, tıpkı insanlar gibi bilmişliğimiz sevmişliğimizden değildir (ne yazık ki) ve fakat pek istemişliğimizi belirtmek adettendir.

yaşamanın ve yaşamın adâbı gereği, yazmakta konuşmakta susmak kadar üslûp gerektirir, ve aslında az biraz dikkat edilirse usûlunce bir kâfiye keşfedilir, akıl toparlanıp konuya odaklandığı vakit, önce derin bir nefes çekilir, akabinde lûgattan tahliye edilen kelimeler derde derman misâli dile gelir, insan ki bu vakit envai ses verir, hepsinden öte gerek yaşamın gerek kitapların filmlerin varsa bir önemi, bu sonudur. son anımızda kalan en önemli an’dır, anımsadığımızdır, ki latin nizamında “hatırlanan”, “kalp parçalayan”dır. her şey değil elbet ama belki de böyle daha yakışık durduğundan “pek çok şey” son’a bağlıdır, sonda saklıdır. Bu yüzden o’nu, o son’u açığa koyan daha bir fiyâkalıdır, nerden baksan endâmı vardır. cümlede ise son, az biraz lanet gibidir kurana, konuşana, dert anlatana… kâh bütünen anlamlandıran, kâh hayat dahil pek çok şeyin anlamsızlığını ulu orta konduran…

sonsuz anlamlı bizler son’suz olamayız, hani anlamsız bakarız, son’ların bizsiz kalmalarındaki o iç gıcıklayıcı sessizlik ürpertisine tezatız. yani “ben… seni…” der kalp çarpıntısını dizginlemek için nefes usulluğunda sesiyle kadın, “bende…” der titrek aksanıyla erkek, üç noktalar yankılanır,  kalp ki vurur sanki efkârlı bir “bendir”, sanki derdi dermanı ben’dir… çarpar çarpar durur her ikisine de o sessizlik, o kalp… hiç birisinin aklına gelmez henüz rüyasında görmek için can atacağı cancağızın adını kendi adına ulayarak masasına yazmanın pek erken olduğu ilkokul sıralarında açtığı sözlükten baktığı “sevmek” kelimesini telafuz etmenin aslında bu kadar zor olacağı…

bak samimiyetimize inanarak sen diye hitab edeceğim, bizler o zamanlardan bu zamanlara seyreder olduk bizleri telafuz edemediğin için ve hatta ettiğin için başına gelenleri. hayır kızma gülmüyorduk, takdir ediyorduk iyi idare ediyordun, batırıyordun ama olsun buydu olayın özü ve sen buydun, bolca sustun, arada konuştun derken unuttun ve anımsadın, inandın ki aslında istediğin için kandın, kanadın umursamadın, “deli” dediler aldırmadın, kendine saldırmadın. ne de olsa sen insandın… bunları bile duymaktan korkardın, ki kaçardın ve kaçtığın çıkmaz sokaklarda dahi duyardın, o zaman anlardın ve artık çok geç kalırdın, o sokaklardan çıkamazdın… o vakit duyardım, “anlam nerde?” diye sorardın, “anı dediğin canını yakandır, sırtına yüklendiklerin anlamdır” derdim, bir anda yağmur yağardın… kızıl kızıl mürekkeplere boyanırdın, misâl sigara gibi kendini tüketircesine yaşardın, kendince yazamadığın mektuplara sığınırdın… mektuplarını bile daha yazmadan yakardın…

aşk değil ayrılık, sigara değil izmarittir yüklü olan, filmin son sahnesi, kitabın boş saifesi, güneşin hüzünlü vedası, mektubun gözyaşından imzası… topraktaki dikenli tel, boş kovandaki dertli yel, anlam yüklüdür yaşlı amcalardaki kırışık el. sevmek değil sevişmek yüktür, şarkıda son es, kavgada son nefes, yaşam’a duyulan geçici heves, beni benden koruyor bu ahlâktan kafes… “anlam” adı altında (ki biliyorsun bunlar nafile ve pek anlamsızca) bizleri arıyor herkes.

ey geceyi şafağa erdirenler,
ay’ı göğe bakışlarıyla dikenler,
“insan yüktür, yüklüdür çünkü…” der periler,
sözün de insanın da kıymetini biçeriz bizler,
cümle sonlarındaki yüklemler…

Barış Parlan
Kasım – Aralık 2011

Posted on Jul 15, 2011

yanlış yer

Uğur böceği ölüsü bulmak gibi, bir kırlangıcın intiharına şahit olmak veya… Kaldıramayacağın şeyler vardır hani, ki öyle olduğunu sanırsın sadece, ki kaldırırsın. Bir çığlık atmak, ki bir şeylerden vazgeçmektir, koparmaktır kimi bağları… Kopmaktır o anda… O an’ını görse birisi ve iki satır yazacak olsa (misâl ben diyelim) üçüncü tekil şahıstan, der ki: ‘bir kırlangıç gördüm intihar eden…’

Bunca zaman geçmesine rağmen halen daha aynı fikirdeymişim…

“Belki de yanlış yerde olan ben değilim, bu şehir…”

 

Posted on Jul 11, 2011

kendime

Beni sevmemendense, benden nefret etmenin daha iyi olacağına inandım, çünki “nefret ettiğin kadar seversinde aslında” demiştin…

Hep düşen sendin, elini tutan bendim. Ve hikâye böyle anlatılıyordu, yazılıyordu, okunuyordu, böyle görünüyordu, herkesin işine geliyordu. Oysa artık bana bakmıyordun, sadece uçurumun kenarında sapa sağlam duruyorum sanıyordun, farz ediyordun… Ayağımın kaydığını, uçurumun eşiğinde artık beni göremediğini bir türlü fark etmiyordun, belki de istemiyordun… Continue Reading

Posted on Jun 16, 2011

ayna

oturdum ayna karşısına, biraz kendime bakmaya. “merhaba” dedim, ne bir hareket, ne bir tebessüm, buz gibi bakmakta karşımdaki, canım sıkıldı… beğenmedim bu tipi. kalktım önce bi bira açtım, birkaç yudumdan sonra şınav çektim bolca, ardından terli vücudumu duşta serinlettim, çıkınca traş oldum çalan zaz – eblouie par la nuit eşliğinde. gerçek hayattan çıkmak gibi geldi yaptığım bu hazırlık, gömleğimi iliklerken bilmem zamandır taktığım aytaşına takıldı gözlerim, belki de şu an rüyaydı, yatınca uyanacaktım… ama uyanmadan önce kendimle konuşacaktım, evet bunu yapacaktım. Continue Reading

Posted on Mar 24, 2009

dur

Bunu söylemek komik gelirdi eskiden, ama yalvarırım, zaman bir dur. Bi dur, bi dön bak arkana bi dinle beni bak sana pek söyleyeceklerim olmasa da, sen laf anlamasan da, anlatacaklarımla alıp vereceğim nefesler boğazımda düğüm olsa da bir anlamaya çalış, anlayamasan da bir sözlerime, hadi sözlerden geçtim gözlerime bak. Doldum bak… Zaman, bi dur, bi sakinleş. Nedir seni bu kadar kovalayan (inan ben değilim!). Benimkisi ancak peşinden ağlamak… Continue Reading

Posted on Mar 24, 2009

Pencere

Gözlerim pencere, yok bir kelimem…

Posted on Mar 7, 2009

Anlam

Bir dolunay ilham oldu bana, bu da içindeki boşluğu dolmak bilmeyen, yani ay kadar olamayan insanoğluna ithaf olsun; olsun ki, dolmayan, doldurmaya yürek gerektiği için ve yüreksizliğimizden, yüreksizliğimizi itiraf etmeyelim en azından. Azı bile kalmadı artık, azılı katilleri olduk anılarımızın, ansızın yok olacağımızı bile bile, an’sız yaşadık. anılmayacak adlarımızın ardında, anlamsızca kazınırken tek mülkümüz iki metre çukur başına dikilen mezar taşlarımıza, kursağımızda kalacak son nefesin hesabını yaparak harcadık her an son olabilecek nefeslerimizi. İlk nefesi dokuz ay bekleyen bizler, sonuncuyu kaç yılda kabulleneceğiz? Bilmeye gönüllü yok, çünki üşüyoruz hepimiz. Çıplaklığımızdan… Continue Reading

Posted on Feb 20, 2009

Mitos

Mitos I
Tanrı ilk dağları yarattı,
Dağlar ormanları,
Ormanlar hayvanları.
Hayvanlar insanları insan yaptı.
“Peki” dedi aklı karışmış siyah saçlı mavi gözlü küçük kız,
Bilmiş bir şekilde,
“Sizi kim yarattı?” dedi Hamam böceğine,
“Biz hep vardık zaten yavrucuğum” dedi Hamam böceği,
“Ama biz de tanrıyı yarattık…” dedi gülümseyerek,
Hayatın bütün sırlarını öğrenen küçük kızın aklı karışmıştı… Continue Reading

Posted on Feb 3, 2009

Söylemek istediklerim var

Aklımda sorular var, aklım boş değil beni düşündüren ruhlar, ruhumu yoran düşünceler var. Kötü olduklarına inanmıyorum, iyi olmadıklarını biliyorum. İkilemler var. İyilik ile kötülük arasındaki çizgide sarhoş gibi yalpaladığımızı inkâr etmeye eyilimlerimiz var. Halbuki sarhoş olmak güzeldi, özeldi. Özelliği gitmiş, gerçekçiliği kalmamış duygular var, sokaklarda, onların içlerinde, onlar her yerde, onlara dair nefretim var. Sigara kadar hayatlarımız var, anlamını unuttuğumuz geçmişimiz var kibrit kadar. Continue Reading

Posted on Jan 19, 2009

kirli kalp

“gökyüzü penceremizse, bulutlarda perdelerimiz” demiştin ya, ben de neden perdelerim param parça diyordum… evet, kanadıkça güçleniyordu insan; sevmekse kanatmaktı birazda… bütün bunları söylerken nasıl da anlamadık – atladık kabuk tutmanın nasır tutmayla yakınlığını, aşktaki “kan” bağını… sevginin kancıklığını… ağzımı bozdukları bir yılda hayat bin yıl gibi geçmişti, şimdik bozuklarımı atıyorum kuyuya, düzelicem fakat kaç bin yılda? “tek bir doğrum var, yanlışlarımı götürmeye yetmeyen…” derken ben, öyle yerlere gitmişim ki kendimle yüzleşirken. insan elbet kendisine de masal anlatır, ama neden hep sonunu bu denli kanatır? “bu bizim masalımız, öyküleri biz yazarız”, üzülme bebeğim, elbet biz yalnızkende ağlarız…  Continue Reading