Günlük

sakın bana cevap verme

bir kız var çok uzaklarda, şans eseri, komik denkgelimlerle tanışmışlığımız var o kızla, doğuda, türkiyenin, hayatın en doğusunda, en töreli, en kurallı aşiretlerden birinin liderinin kızı, adını soyadını keşke bilmeyeydim derim hep, akrabaları meclislerden seslenir halka, ön gördükleri, özel hayatlarında yaşadıkları “hayatları” gördükçe, tiksinirim her şeyden…

bizim aşiret kızı, kâbuslar görmeye, ailesine & çevresine göre “delirmeye” başladı geçenlerde, bana anlatır derdini, çok anlatır, kendine söyleyemediklerini bana söyler…

“Peki, neden kendine bile itiraf edemediklerini bana söylüyorsun?” diye sordum bir keresinde,

“Barış, kendimi tanımam yasaklı benim, onunla tanışırsam nası sağ kalırım şu hayatta? o yüzden onla değil, senle konuşuyorum…”

.

Doğudaki insanlar doğmanın eşiğinde kalıyorlar her daim, batıdakilerse bata-kalıyorlar, devinircesine, devam ediyor… Her iki yerde de, biz, insanlar, kendimiz olamıyoruz, çünki gölgelerimiz çok uzuyor, gölgeden ibaret kalıyoruz… Bir yolculuk vardı önümde, adı şanı belirsin, ama çok derin olduğu hissedilir bir “kayboluş”, sevgilim öyle tatlı bir bakışla süsleyerek, içinden geçeni fısıldadı sol kulağıma:

“En zor yolculuk, insanın kendisine gitmesidir…”

Bağzı zamanlar, bağzı yollar, insanın kendisine çıkıveriyormuş işte, bir göl kenarı, kuş cıvıltıları, bir yalnızlık an’ı, elektrikleri olmayan bir köy, bir sokak şarkıcısının coşkusu köşeyi döndüğün vakit, çok uzaklar veya… “taa ora” lar… ana yolda çektiğin otostoplara durmayan arabaların aklına kazınan arkadan görüntüleri, bir istasyonda mızıka çalan bir fransızı görünce, vurulacağını ona söyleme isteğin, şiirlerin kifayetsiz kaldığı dil çıkmazları, sabahı bulmanın zor olduğu akşamlar… Bir yerlerdeyiz işte, bütün bunların içinde bir yerlerde, biraz sen, biraz ben, mutlaka ucundan kıyısından “onlar”… bu biziz işte, yürek edip yürüyen, kendisine varır elbet… böyle gevşek konuşmam, bir sarhoşun vakti zamanında haykırdıklarını asla unutamamış olmamdan;

“herkes kendini, bir de hayatın anlamını arıyor, bulmaktan korka korka…”

aramaya gerek yokmuş meğer, sen bulmaktan korkma, onlar sana gelirmiş oysa, sarhoşun yalancısıyım…

.

Az bilime baktım ben, evham, telaş, korku, kural, töre diye bir nefesde dizi verdiklerinin hepsi psikoloji’nin içinde yer almakta, şartlandırmalarımız vardı eskiden, ailelerimizden gelen, bugün paramparça olmaya koşan… yanlış şartlandırılınca insan bir kere, ve bu “saçma sapan”, “değersiz” olduğuna emin olunca onca zaman kendisini tehdit eden “değerler”in, böyle, bir mahkumiyet hissi esiyor insanın ruhuna, bir yitirmişliğin içinde, yitmişlik…

yitmemek için, bir sağlam rehber lâzım, lâkin güneşli zamanlarında günlük yazıp kendini, kim olduğunu sormamış, cevabını almamış, ve yazmamışsa insan, güneş gidip, karanlık basınca, böyle bir kafa karışıklığı yaşar, normaldir… bir başucu kitabı gerek elbet… onların kitapları, sokak dilinde yazılmamış, okunmuyorlar sokakta… bilim dilinde de yazılmamış bak, o şekilde de okunamıyorlar…

gerçi bize, fahişe lehçesinde anlatılan masallar yaraşır, orası ayrı…

.

yalnızlık, sanırım işin anahtarı bu… sade, basit. yalnız kalmalı insan, kalabalıklara karışmadan, birisine kendini anlatmadan, karanlık basmadan, kar yağmadan, yağmurda ıslanmadan önce, hele bir tümden yalnızlığı hissetmesi gerekir… az zaman geçti mi, insan kendine “merhaba” deyiveriyor hani, sonra, az utana sıkıla, bir kızla konuşuyormuşcasına kalp gümbürdeterek, “ne kadar da güzelmiş senle tanışmak” diye hayretler içinde tebessüm ederek, kendisi ile arkadaş olmaya başlıyor insan…

hep çığlık formuna alışkın olduğumuz o iç ses vardır hani, onun kahkaha attığını duymak, coşkuyu, onun mutluluğunu hissetmek ise, “iç huzuru” getirir insana… bu ne satılır, ne öğrenilir, ne bulunur… gidip tanışmak gerek…

“kendini bulup, kendine varıp, kendini tanışıp, kendini kabul edip, kendini sevmek…”

bütün bunlar için, önce bir, yalnız kalmak gerek… edebiyat yapmıyorum, gerçek anlamı, ikinci anlamı yok söylediklerimin, kökü kendinden büyük bir ifade, örneği ise sen olursun dilerim…

“bağzı cümlelerin öznesi, gizlidir… bulmak gerekir…”

.

sen dışı bir pencereden sana sesleniyorum bugün, “sakın bana cevap verme” diye sesleniyorum aslında… haykırasım var “beni kaale alma” diye, “konuşma”… Değerli bir dostum vardı, bir gün “susmalısın, evet bunu yapmalısın” demişti bana… çok içerlemiştim, eme değerliydi ya hani, sustum. Sonra anladım…

bir fincan çay, tatlı bir gün batımı vakti, güneşi görmesekte olur, o orda, biliyoruz. yıldızların birer birer geldiği bir akşam vakti, ki önümüz yaz, az gecikirler, bir kağıt bir kalem, sofinin dünyası gibi hani, “kimsin sen?” muhabbetleri yani… ne istiyorsun benden? bu hayattan? nereye varmaktır hayalin? hiç varamayacak olsanda, hiç yaşayamayacak olsanda, nasıl bir dünyaydı sence olması gereken, bir yaz ağır ağır, bak gör, düşündüğünden çok daha uzun sürecek, ve düşündüğünden çok daha kısa sürecek…

bir de, hani, şu, içten yazdığın kısacık mesaj var ya, bana bütün bunları bir oturuşta, bir anda yazdıran kısacık mesajın, aramızda kalsın ama, bak, içinde taşıdığın, ama bir türlü bulamadığın, tanışmadığın, “kendin”, “yazmışsın” bana…

April 22nd, 2010 / by Barış Parlan

Posted in Günlük |

kör bıçaklara

“Aşk, aynı kapıyı açan iki anahtara sahip olmak değil miydi sonuçta?”
Bak, ne de güzel aşık olduk işte…

Halil’in bir kaç hafta önce söylediklerini halen düşünmekte, yeni yeni bütünü ile idrak edebilmekteyim. İnsanın sadece dinlemesi değil, sanırım “anlaması”, “idrak etmesi”, bütün bunları belirli bir zaman dilimine yayması gerekmekte, bünye kaldırmıyor başka türlü…

Bıçaklar kadar keskin olmalıyız. Fısıldayıvermiştim, “Yaşadıklarınla yüzleşirsen, onları yaşadığını kabullenirsen, bunu başarabilirsen, onlara dair konuşmaktan pişmanlık duymazsın. O vakitten sonra, konuşurken, kim ne düşünür, ne cevap verir gibi kaygıların da kalmaz, söylersin gider, kendini kabullenmek, kendini anlamak böyle bir şey olsa gerek… Senden tek dileğim, yaşadıklarımızı düşünmen, onları kabullenip kabullenemediğine karar vermen. Kabullenmeyi başarırsan, gerisinin önemi kalmaz, keskinleşirsin bıçaklar gibi belki, biraz kaybeder, biraz kazanırsın, olması gereken değişikliği yaşarsın. Sonuç olaraksa, özgürleşirsin, kimseyi düşünmeden bakarsın kendine, geçmişine, ve geleceğine…” Fısıldayıvermiştim…

“Kendim dahil, çevremdeki insanları da, konuştukları ile değil,
sadece yaptıkları ile değerlendirmeye çalışıyorum artık…”

Tabî bu noktada, yaptıklarımızı da dile getirmek gibi, konuştuklarımızı icra etmek kadar zor bir aktivite ortaya çıkıyor… İnsan kendi kendine, farkında olarak veya olmayarak yaptıklarını dile getirmeye bir başladımı, aslında hiçte dile getirmek istemediği şeyleri yapmakta olduğunu anlıyor… “Ben bunu neden yapıyorum ki?” diyor meselâ…  “Ben bunları neden yaşıyorum ki?”. Her şeye dair bir fikrimiz, bir yorumumuz var, ama dönüp gerilere bakıp, seslerin kelimelerin çoğaldığı dönemler, yaşananların azaldığını görmek meziyet gerektirmiyor. Ve hatta belirli bir noktadan sonra, sadece “yaptıklarını” konuşmak, insana huzuru, insana kendisini getiriyor…

“Kendini tanımak, böyle adımlanıyor…”

April 21st, 2010 / by Barış Parlan

Posted in Günlük |

günlük

İtalyanca sınavının sonucunu öğrenmeye gidecektim, yarı yürüyüş havasında çıktım sokağa, malum birkaç kek pasta yenilecek, yoldaysa hafif kar çiselemesi. Matteo ile muhabbete başladık baş başa her zamanki yerimizde, Matteo, italyanca öğretmenimiz. “Herkes geçti” dedi kısaca, sonra devam etti, “unutma, esas sınav dersin kendisiydi, ilk dersde 48 kişi vardı, sınava 22 kişi geldi.” Devamı…

December 20th, 2009 / by Barış Parlan

Posted in Günlük |

dört eylem

Bir iyilik yapıyorum bu sefer, kimin için bilmiyorum, misâl ki kaldırımlar için, susuyorum. Devamı…

December 22nd, 2008 / by Barış Parlan

Posted in Günlük |

Lupercalia

“For this was on seynt Volantynys day
Whan euery bryd comyth there to chese his make”

Parlement Of Foules (1382), yazan Geoffrey Chaucer

Devamı…

February 14th, 2007 / by Barış Parlan

Posted in Günlük |