Kıbrıs’tan Haberler ve Medya Okuryazarlığı

Kıbrıs - Cyprus
Kıbrıs - Cyprus

Kıbrıs basınında geçtiğimiz hafta yer alan haberler bir arada okunduğunda medya / toplum idrakı çok daha verimli olmaktadır. Aşağıda hakkında konuşmaya / yazmaya değer bulduğum haberler ve medya okuryazarlığı çerçevesinde yorumlarım mevcut.

Çok değerli gazeteci Esra Aygın kişisel blog’unda “Kıbrıs’ta artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” başlıklı bir yazı paylaştı. Yazının altında bir kullanıcı ise “Anlaşma olmazsa neden eskisi gibi olmayacak?” şeklinde bir soru sorarak, anlaşma olmaz ise mevcut ambargo altındaki durumun değişmeyeceğine işaret etmiştir. Neden hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağına dair bir açıklama yazmak, aklımdakileri ifade etmek için uygun bir başlangıç noktasıdır.

Kıbrıs Problemi

Konu en özet hali ile şöyledir: eğer anlaşmazlar ise, anlaşmayan / masadan kalkan / çözümü red eden taraf net bir şekilde mimlenmiş olacak. Şimdiye kadar defalarca güneyin “evet” dediği çözüm planlar kuzeyden red gördü. Son referandumda kuzeyin “evet” dediğine güney “hayır” dedi. O zamandan beridir de Türkiye ve Kuzey Kıbrıs politikacıları “bakın bu taraf evet demişken onlar hayır dedi, suçlu onlar” temeline dayandırdı. Bu görüşmelerde yine bir ihale oluşuyor ortada ve “hayır” diyerek çözümsüzlüğe sürecek olan tarafı ciddi mesuliyetler bekliyor. Zira doğal gaz – petrol aramaları, Türkiye’den İsrail’e su hattı çekme çalışması, İsrail’in Karpaz’ın neredeyse tamamını satın almış olması gibi pek çok konu, bu çözüm olaylarını bekliyor. İhale büyüdükçe çözümsüzlüğe iten taraf olmanın riski de büyüyor.

Bu çerçevede net olan şey, masada “kuzey – güney” taraflarından öte Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Rusya, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, NATO gibi tarafların bir türlü anlaşamıyor olmasını insanların görememesidir. Zira halk hiç kimsenin umurunda değil, insan her şeye adapte olur gözüyle bakılmaktadır. Yeter ki medya mesajları doğru yönetilsin, insanlar manipüle edilsin, ve yeterli dozda ideoloji pompalansın. İster milliyetçi / faşist, ister medeni / avrupai…

Barış ve Çıkar Sözleşmesi

Ne zaman ki ülkeler (ki günümüz realitesinde ülkeler aslında birer şirkettirler) sürecin doğru noktalarında yeterli kâr oranını görürler, o zaman bütün ideolojileri / söylevleri bir anda değişebilir. İmzalar atılır, topraklar ve kaynaklar takaslanır, halklar biad eder. Garantörlük filan dedikleri de zaten işte bu “doğal kaynaklardan” kim ne kadar alacak kavgasıdır… Bu çerçevede bıçak kemiğe dayandığından kelli çok fazla “çözüm” çabası göze batmaktadır. İnsanların bir arada ve mutlu biçimde yaşamasına dair bir çözüm çabası yoktur.

“Masadan çıkacak anlaşmanın adı “barış” değil, ekonomik güçlerin kâr odaklı sözleşmesidir.” Barış (veya çözüm) nice etkinliklerde gerçekleşmiştir ki yıllardan beridir kuzeyli ve güneyli bir arada şarkılar söylemektedir. Bir arada yapmak istediği binlerce maddi manevi ortaklık ise “yasa-koyucular” tarafından yasaklanmaktadır. Bu ortamlarda tek bir defa görmediğimiz insanların oturduğu masadan çıkacak anlaşmanın adı “barış” değil, ekonomik güçlerin kâr odaklı sözleşmesidir. “Çözüm için bir çaba vardır” demek için 3 km’lik yoldan ibaret Derinya sınır-kapısının açılışının gerçekleşmeş olması gerekirdi. Oysa gerçekler göstermektedir ki 2 milyon 108 bin € fonlanan bu küçücük yol 2015’den beri bir türlü açılamamaktadır. Derinya bugün çözüm ve barış temelli politik söylemlerin ne kadar da sahte ve göstermelik olduğunun utanç sembolüdür. Zira insanlığın utanç sembolü Maraş ile kardeştir. İşte bu yüzden halk için Derinya plajının açılması haberi mutluluk verici bir olay olarak karşılanmamıştır. Tam aksine, bu “düzenleme” yetkililerin tüy dikme eylemi olduğu aşikârdır.

Görüşmelerdeki taraflar aslında bütünüyle kukladırlar. Büyük şirketlerin, devletlerin ve ekonomik güçlerin çöz dediği an çözülmesi gereken bu kurgusal problem, en güçlünün en kârlı çıkacağı forma bürünene kadar sürecek, en sonunda da pozisyonlar netleşip kârlar maksimize edildiği vakit şakşak’lar ve coşkulu kutlamalar eşliğinde “Kıbrıs Konfederasyonunun her iki topluma da hayırlı olmasını dileriz”li ve beyaz güvercinli logosal reklam kampanyaları eşliğinde gerçekleşecektir.

Devletten Amerika Tatili

O noktaya kadar gerçek olan tek bir şey vardır: KKTC Başbakan yardımcısı Serdar Denktaş Amerika’ya giderken, asgari ücretli özel sektör emekçisi vatandaşın bir yılda kazanabileceği miktar yolculuk masrafının faturasını devlete “yolluk” olarak kestirmektedir. Basın açıklaması sırasında sorulan “Amerika’da resmi bir görüşme planlanmakta mıdır?” sorusuna ise basın sözcüsü “kişisel bir ziyarettir” yanıtını vermektedir. Yıllar boyu halkın vergileri ile Mercedes koltuklarında veya Amerikanyalarda gezinmekte olan bu kişiler için “kıbrıs problemi” bir “problem” değil, kârlı sürecin kaynağıdır. Vatan millet söylevleri ise basit ama işlevsel reklam sloganlarıdır.

Pek çok bakan (ama görmeyen), statükoyu kendine taban olarak kullanmaktadır. Etkileri altındaki kitlelere gösteri yapmak için sert söylevlerini basına servis eden bu kişiler toprağı “verilecek / alınacak” meta olarak kullanmaya devam ederek “konuya dair söz sahibi oldukları” imajını, şövenizm ve milliyetçilik ile pekiştirmekteler.

Komik olan ise, halkın mevcut yaratılmış problem’den bu derece kâr sağlayan bireylerin bir masada oturup aynı problemi çözmelerini beklemesidir. Mevcut durum, silah fabrikası sahibinin ofisinde duvara asılı barış logosu kadar ironiktir. Oysa konuşulması gereken şey, bu bireylerin görevi / mevkiyi / yetkiyi kötüye kullanmak suçlarından yargılanmaları, ve o masaya da en büyük kazancı “barış” ve “çözüm” ile elde edebilecek insanlar oturtulmasıdır.

Demokrasi adlı “çoğunluk diyorsa doğrudur” aldatmacası sayesinde bu sistemde bakanlar ve vekiller halka hizmet için değil, semirmek için seçilmektedirler.

Serdar Denktaş Yolluk Kararı

Serdar Denktaş Yolluk Kararı

Yalan Haber Otomasyonu

Medya ise bu masa hakkında olduğu gibi bu ada hakkında da olan bitene dair haber yapmak konusunda çok rezil bir noktadadır. Kıbrıs Manşet adlı sözümona haber sitesi 29 Haziran tarihli haberinde ellerine geçen bilgilere dayanarak ELAM’ın (Ülkü Ocaklarının Rum Versiyonu) 20 Temmuz’da saldırıda bulunacakları haberini servis etti. Komiktir ki 25 Haziran 2016’da aynı haber aynı metin ile aynı sitede servis edilmiş durumda. Yalan haberciliğin otomasyona bağlandığı sitede milliyetçi ideoloji sömüren üç paragraf copy+paste metin, etrafındaki 6 reklam ile esas amacını net bir şekilde göstermektedir. Yarın öbürgün sayfaları kaldırma ihtimallerinden dolayı (ve reklam’dan gelir kazanmamaları için) bu sefer link vermek yerine ekran görüntüsü koyuyorum.

Medyada Haber Metni Kıyaslama

Haber değeri taşıyan olay konusunda bu hafta öyle bir örnek yaşandı ki hakkında bir iki satır yazmadan geçemeyeceğim. Tözün Kurutemizleme adlı şirkete yapılan polis baskını sonucu 9 yabancı kadın işçi, çalışma / oturma izinleri olmaması gerekçesi ile 15 gün sonra sınır-dışı edilmek üzere hapse gönderildiler. Kıbrıs Gazetesinin yayımladığı haber metninin ve o haberi kaynak göstererek yorumlayan Ankara Değil Lefkoşa adlı sitenin metnini kaydettim. Bu metinlerin sol taraflarına görsel olarak işçiler için mavi, patron için kırmızı, nötr ifade için ise gri şerit çektim. Göz atınca çok daha rahat anlayacaksınızdır.

Medya Haber Metni Kıyaslaması: Patron / İşçi

Medya Haber Metni Kıyaslaması: Patron / İşçi

Bu noktada patronun ve işçinin kabahati kadar, bu kararı kabullenen hakimin – savcının – mahkemenin dağıttığı “adalet” kavramı da sorgulanmalıdır diye düşünmekteyim. Ve haber denilen olgu eğer bu tür bir sorgulama yaklaşımını içermiyor ise, o haber kanalının haberciliği de sorgulanmalıdır.

Özet olarak insanlar sorgulamadıkça ve hesap sormadıkça, bu komik – iğrenç – rezil – ayıp olaylar tekrar etmeye devam edecek. Bu noktada medya okur-yazarlığı olarak adlandırılan medya içeriğini okumaktan öte sorgulanmasını öğreten metod ilköğretim kapsamında müfredata alınmalıdır. Ancak günümüz yetişkinlerinin de kendilerini bu konuda geliştirmeleri ve yukarıda sözünü ettiğim yalan haber, taraflı haber, ideoloji sömüren haber gibi konularda duyarlı olmaları şarttır. Zira günümüzde hakkı yenen her bireyin yanında olmayan her bireyin de bir gün hakkı yenecektir. Ve medyanın görevi manipülasyonlar ile bu durumu örtbas etmek değil, ifşa etmek olmalıdır. Aksini icra eden medya kanalları ekonomik güçlerin kitle kontrol – manipülasyon araçlarıdır.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...