Kasım 15th, 2008 / No Comments » / by Barış Parlan
Yağmura adını sordum,
Kasım dedi…
Sustum.
İyi yazanı bilmem ben, iyi ile kötü arasındaki çizginin bulanıklığı algımın bozukluğundan mıdır onu da bilemem… İyi yazarlar değil, iyi ağlayanlar vardır benim lûgatımda, onlar hep dağlara kaçanlardır… Dağlardaki ormanlar, en iyi yazıları okuyanlardır, gece vakti dinlerseniz eğer, dinlemek erdemini hâlen barındırıyorsa ruhunuz, dalların arasına serpiştirilmiş yıldızlar vardır, iste yazarlar bilir ki en deli onlara yazılır… Çünki o yıldızlar düşe yazanlardır… Rüzgârdan kopuvermiş hassas bir efgalitto yaprağı gibi terk etmiştir bizi yüzyıllar öncesinden, ancak biz o an görür, o an öğreniriz veda ettiğini gökyüzüne… Ne acıdır az önce bakışırken o yıldızla, onun aslında gidiyor olduğunu veya aslında gitmiş olduğunu bilmemek, şu zaman ne gariptir ki, insana gerçeği gereğinden geç göstermektir işi…
Yazar dediğin gökyüzünü sevdiği kadar, sevdiğine gökyüzü gibi bakar. Baş döndüren kelimelerin de bağzı zaman olur ki başları döner, gökyüzü gönüllü sevilenler, bol yıldızlı bir kalbe haizdirler. Ancak unutulmamalıdır ki, ademoğlu samanyoluna bakarken, ancak kayan yıldız misâli gidenler uğruna dilek tutmakta, onları sevmekte ve saymaktadır… Hiç bir yıldız, kendine bahşedilen bütün dilekleri duyacak kadar uzun düşmez, düşemez… Hiç bir yazar, kendine bahşedilen btün kelimelere kıyacak kadar uzun ağlamaz, ağlayamaz… Belki de bu yüzden iyisi yoktur, ne yazanın, ne de yazının. Elbet bir yerlerde birilerine merhem olur, hıçkırana su verir kelimeler, ama merak ediyorum dağların taşların merheme, ormanların suya ihtiyacı var mıdır?
Yazarlar dostlarına içerler ve hiç bir zaman sarhoş olmazlar. Nasıl her günü bayram gibi sadece deliler yaşarlar, dünyanın hep dönüyor olduğunuda sadece yazarlar anlarlar, çünki onlar hep, yıldızlara bakarlar…
“Yalnızca uzaktaki dostlara içilecek” diye bir kural yazılmamıştır hiç bir meyhane kapısına elbette, ancak yazılsaymış fark etmezmiş… Bugün, burada, bütün dostlar, uzaklar… Manzarası mazî olan her meyhane masası, mazîden kalma şarkılara dostane bakar. Yazarlar küskün oldukları şarkılara bile dostane bakabilenlerdir. Bir insan neden küser bir şarkıya? Kurcalamayalım en iyisi bunu, o küskünlük aslında şarkının anımsattıklarına… Ağlayanlar şarkılara muhtaçtırlar, çünki o hıçkırıklar en içten suskunluklarını şarkılarda yaşarlar. Bir başkalarının ada aynı / benzer / farklı - daha kötü? - acılara ağlamalarını, gözyaşlarından kelimeler kurmalarını, bunları kafiyelere boyamalarını severler, bir yıldız kaymışcasına, sayarlar… O andan itibaren değil uzun ağlamak, nefes almak bile caiz değildir, malûmdur ki yazarlar en iyi, acılarını susarak anlatırlar… Bunu boş bardaklar, dağlar - ormanlar ve nice sokak lambaları bilir de, sadece okuyanlar, asla duyamazlar…
Yazarlar, mürekkep lekeli ağlarlar. İnananı azdır belki, ama kağıda soranı daha da azdır. Ama bilinir ki yazarlar bir yazar, iki ağlarlar… Ya ağlarlar siyah akar, seceye soyunuverir hüzünlü gökyüzü, titrer bütün yıldızlar ve bulutlar… Kimileri kayar, kimileri yağar… Ya ağlarlar kırmızı akar, kağıt yazarın ardından bakar, ağıt yakar… Yani önünde sonunda; Mürekkep dediğin, suskunluk kokar… Bak onu koklayanı çok vardır da, anlayanlar bu yazıya baştan başlar, dağlara kaçarlar…
-
-Giderayak, neden öpüyorsun ki beni? Bitti diyorum, kabullen artık!
-”Yazarlar, öperek anlarlar…” dedi gözleri yaşlı, sözleri genç adam…
Posted in: Daimi
Tags: Dost, Özlem, Sevgi, Yalnizlik
Kasım 10th, 2008 / 1 Comment » / by Barış Parlan
Sitenin içine her ne kadar copy-right konusunda problem çıkarıp çıkarmayacağından emin olmasam da tümüyle paylaşmak istediğimden Tapınak adlı bir bölüm kurup orada üstâdlarımdan cümleler koydum… Tapınağın girişi sitenin en üstündeki menüde yer almakta. Şimdilik sadece Uğur Özakıncı’dan Yarın Çok Geç Olabilir Sevgilim adlı şiir dizisine ve Ümit Yaşar Oğuzcan’dan Sahibini Arayan Mektuplar adlı mektup dizisine yer veriyorum. İkiside ölümle yaşam arasındaki acıdan pay almış satırlar bütünü, uzunluklarına aldanmayıp okumanızı dilerim… Her iki yazınında çeşitli bölümlerini internetin orasından burasından parça parça bulmak mümkün olsa da, bütününü adam akıllı ortaya sunan yoktu… Artık oldu…
Paylaşmak istediğim bir diğer konu ise Asya ile yaptığımız fotoğraf çekimi… Söze yer yok… [Altlarındaki linkler fotoğrafların DeviantArt'taki büyük halleridir]
-
-
http://siyah.deviantart.com/art/asia-03-103155508
-
-
http://siyah.deviantart.com/art/asia-01-103155055
-
-
http://siyah.deviantart.com/art/asia-02-103155420
-
-
http://siyah.deviantart.com/art/asia-06-103156366
-
-
http://siyah.deviantart.com/art/asia-05-103155855
-
-
http://siyah.deviantart.com/art/asia-04-103155697
Posted in: Daimi, Resimli
Ekim 27th, 2008 / 7 Comments » / by Barış Parlan
Alışmayasın dı bana, alışkanlığın olmayayımdı. Her sabah uyandığında yeniden aşık olasın, her gece yatarken yine vedalaşasındı benimle. Öyle bir sevmek ki bendeki, ve sen öyle pisdin ki, ayaklarının kokusu sendi mesela, ayaklarını öpmem o yüzdendi. Ve vedalaşmam işte bu yüzdendi… O gecenin adı flüt sesiydi, balkon yarına nazırdı ve ben işte o an sevmeye hazırdım. Sana akmalıydım ama nasıl? Ses ve nefes aynı anda yetişmişti imdâdıma… Ne çalmıştım, ne çalmıştım senden, bilemeyişlerimdi ve bilemeyişlerimizdi birbirimizi geceyi sevdiren. Duvarlardan sıkılmıştın ve bunu sana söylemek içini okumak olacaktı, kaçarken odadan dört değil beş duvardı geride bıraktığımız, beşincisi, aramızdakiydi… Çocuk parkında çocukça bakacaktın daha dünyaya, ben de çocuk bakar gibi bakacaktım sana. Öpücük Balığı anımsatacaktı seni bana, sen bana nice satırları anlatacaktır okurken seni anımsadığım, ve sana ulaşmanın yasak olduğu anlarda… Nicedir deniz kenarına gitmediğimizi fark etmemiz burkmasındı içimizi, zaten yeterince bükük tutuyordu ellerimiz ellerimizi. Sonra, sen kitap sayfası olacaktın, ben senin köşeni kıvırıp, satırlarının altını çizecektim, en güzeli de kimse ile paylaşmadığım tek kitap olarak kalacaktın… Yine de sahaflarda var olmayı daha bir başka sevecektin, hele bir kağıda yazı yazmaya göresin, kağıt sararacaktı efkârından… Demiştim ya, bir yazı yazacaktım, kimse sevemeyecekti, sırf içinde sen varsın diye, sevdirmeyecektim benden başka kimseye…
-
Dünyada var olan pek çok kanatlı insan şeytan sıfatını taşımakta. Tek tük, ve genelde kanadı burkukları çıkar karşımıza kimi zamansa, ki melek derler onlara… Naci Amca, sen onlardan birisisin…
-
Engin Geçtan adlı saygı duyulası psikiyatrist, Hayat adı altında bir kitap yazıp bütün hayatı bu beş harfin altına sığdırmış, Berk’in deyimiyle, “kelimelelişteremediklerimizi cümleleştirmeyi” başarmış… Mutlaka okumalısınız. Bu yazdıklarımı okuyanlardan sadece çok küçük bir kısmı bu yazdıklarımı ciddiye alacaklar, ama eminim her birisi çok memnun kalacaklar… Ben kitabın arka kapağını buradan paylaşmak istiyorum ayrıca:
“Büyük kent insanının sık kullandığı uyuturuculardan biri de hız. Aynı şey, telaşsız da aynı sürede yapılabilir, üstelik yapılacak şeye ayrılan zaman ve enerjinin bir bölümü seferberlik sırasında tüketilmeden. Ama hız, insanın içindeki boşlukla yüzleşmemesi için çağdaş normların da pekiştirdiği ve uyuşturucu niteliği kazandığında yavaşlatılması zor bir araç. ‘yaşamın amacı ölümdür’ ilkesi doğrultusunda, her anı, aslında ne olduğu da pek tanımlanmamış bir sona bir an önce ulaşmak istercesine yaşamak. Ölçülen zamanın egemenliği, benliğimize mal ettiğimiz çalar saatlerden ötürü ilk bakışta bize baş edilmez görünebilir. Ancak yaşantılarımıza dikkatle bakıldığında, pek çok şeyi, saati ayarlamış olduğumuz zamanda değil de ‘eşref saati’ geldiğinde gerçekleştirebildiğimizi görebiliriz. Trafik ışığı kırmızıya dönüşmeden önce yetişebilmek için seferberlik durumuna geçtiğinizde ya da asansörün gelmesini beklemeden merdivene yöneldiğinizde kazandığınız saniyelerin neden sizden daha değerli olduğu sorusunu hiç kendinize sordunuz mu?”
Posted in: Günlük
Ekim 23rd, 2008 / 6 Comments » / by Barış Parlan
Seni düşünen, insanlar…
Bir eksildi, bugün…
Yürekten, kutlarım…
Ben, güle güle…
Sana, hoşçakal…
Mutluluk, yok…
Gerisi, üç nokta…
[Kelimelerim düştü elimden, karışıverdi üç noktalarla virgüller]
Seni düşünen…
İnsanlar, bir eksildi…
Bugün, yürekten…
Kutlarım, ben…
Güle güle, sana…
Hoşçakal, mutluluk…
Yok gerisi…
üçnokta
Read more…
Posted in: Kafiyeli
Tags: Ayrilik, Sevgi
Ekim 18th, 2008 / No Comments » / by Barış Parlan
Yazıtların, cam kırığı kadar keskin yaşamsalı terk ettiği bu noktada, düşlere bıçak gibi giren bir mektup bu. Vakti zamanında çok kanat kanatmış, düşürmüş, düş kırmış… Rivayete göre, kelimelerde kendini bulanlara ithaf olunmuş…

Kelimenin haz tutkusu…
Fahişe Lehçesi
Affet, amacım ruhunu ifşa değil, bir umut belki olur kustuğum nefretim ruhuma şifa… Dilersen yaşadıklarıma şu açıdan bakalım:
Bütün sevgililerimi seninle aldattım ben. Aldatma eylemimde sana sadık kaldım. Yani bu imkânsız cümleyi bile sayende kurmayı başardım. Bütün ayrılık cümlelerimin noktası olup kondun son’larıma. İnsan ruhumun en savunmasız hali; sevdiğim kadınların gidişleriyle saf saf bakmaya başlardı hayata. Ve bence konu, senin nasıl her seferinde bu kadar acımasız olabildiğindir… İnsanoğlunun en derin hazlarını gömerdin tek bir küçük not kağıdına… Ve bu senin yem’in olurdu… Yem’inle nice yeminler bozdurdun bana…
“Yatağındaki fahişen olmak istiyorum…
Hep çıplak kalmak istiyorum…
Teninle, terinle ısınmak istiyorum…”
En içten dileğin gerçekten buydu değil mi? Bunu yeni yeni anlıyorum… Çünki sen gerçekten fahişe ruhlusun. Sadece bedeninle değil, bakışlarınla, nefesinle, nefsinle… “Bu hissettiklerim, içimdeki tutkunun insanî sıfatlardan soyunmuş halidir. Seni böylesine sevmemden rahatsız mı oluyorsun?” derdin bana. Bunu benden başka kaç kişiye söylediğini düşünen yanımı kıskançlığımla, seni kaybetme korkumla ezerdin, zaten benden geriye kalanlar da yeterdi sana.
Dudaklarında tam da o sokak kadınlarına yakışır, bütün kadınlık sokaklarını anlatan, yankılanan, barındırdığı küfürlerle şaşırtan… O aşık olduğu küfürler olmadan, anlamı ve anlatmak istedikleri eksik kalacak olan zavallı kelimeler… Hepsi öyle muntazam yakışıyor ki dudaklarına… Sen bir şehrin karanlığını bile utandırırdın yüksek ökçelerinle ve öptüğün alçak serserilerle…
Seni okuyanlar, seni okuduklarını bile bilmiyorlar şu zamanda… Oysa, O ruhunun en sakat özlemlerini döllediğin, hem anası hem babası olduğun kelimeler… Kelimeler ki sırf adını yazamadığından, imzanı atamadığından, onca sayfa sahiplenemediğin cümleyi piç bırakışların yüzünden aldanır bir şehir… Aldanır, aldatır, aldatılır şehirdeki bütün sevişenler. Bir yandan seni yeren, ve aynı anda senin olduğunu bilmediği cümleleri öven… Onları oraya – buraya ve yalnızlıklarına yazıp, saklayıp, sayıklayan insanları baştan çıkarıyorsun gizlice…
Yani dudaklarda senin adın kadar orospu olan o cümlelerinle, içindeki fahişe ruhu dışa vurmasını sağlıyorsun bir toplumun…
Her şey bir yana;
Bütün bu yazdıklarımın, senin için iltifat olması…
İşte bu, itiyor beni uçurumdan…
Not: Bana, “Asla özür dileme, pişmanlığa alışma” diyen birisine Affet kelimesiyle başlayan mektup yazmam eminim gülümsetmiştir seni. Ama rahat ol, aklım başımda, pişman olmaktan pişman değilim bu sefer. Öte yandan bence sen de düşünmelisin, senin gibi bir insanın asla pişmanlık hissetmemesi, gerçekten mümkün mü? Kandırılan kim…?
Barış Parlan
16.10.2008
Zemsiz, Zem’ini bulmuş… Bizuh olmuş…
Uyuyan Güzel, renkleri karıştırıp kaçışmış, bu yazımla kelimeleri o kadar benzeşmekteki, şaşkınım…
Posted in: Daimi, Resimli
Tags: Deneme, Nefret, Sevgi, Sizofren