Yıl onüç. Batıl inançlılar dışarı…

  • Görsel Sanatlar Bölümünden Master mezuniyetime çok az bir süre kaldı. Her ne kadar doktoraya başlamak için bir dönemlik ara verme kararında olsam da, akademik kariyer konusunda bunun “verimli” bir adım olduğu düşüncesi hakim içimde.
  • Photoshop’u kullanarak bir şeyler tasarladığım için para kazandığım ilk tarihten bu yana tam 13 yılı geride bırakmış bulunmaktayım. Bu “freelance” tarzındaki 13 yıllık “iş hayatı” sürecinin karmaşıklığını geride bırakıp düzenli ofis yaşantısında ilk yılımı tamamlamış olduğum şu an itibari ile, aynı anda yazılım – programlama, grafik tasarım ve fotoğrafçılık meslek alanlarında aynı anda bir şeyler üreterek çalışmanın mutluluğu, hiç bir tereddütte bulunmadan “aile” kelimesi ile ifade edebileceğim bir ofisde var olmanın huzuru ile el ele tutuşmuş durumda, CypDes Factory sayesinde…
  • Steam ve Kickstarter adlı sistemler sayesinde orjinal oyun, birebir üreticiye destek sağlayan bir projeler tüketiminde muazzam iç huzur bulduğum konuma yükseldim.
  • Online eğitim dünyasına güzel bir adım attım, ve Amerika Wesleyan University’den Scott Plous desteğinde Social Psychology derslerine katıldım uzunca bir süre. Final sınavında yeterli başarıyı gösterememiş olmanın verdiği hissiyat, “gerçekten öğrencinin yeterliliğini ölçmekte başarılı” bir sınav oluşu gerçeğinden dolayı yüreğime güzel hisler bıraktı, en ufak bir üzüntü hissetmedim, ve bunca yıllık eğitim hayatımda “gerçeken tatmin olduğum eğitimi” bir internet penceresinden alabilmiş olmak, eğitim “sektörüne” bakış açımda “deneyimli” devrim yaşamama sebep oldu.
  • Her ne kadar “geneline” baktığımda bu yıl çok daha az yazı yazdığım düşüncesine kapılmış bulunsamda, bunun bir yanılgı olduğunu sabit bir şekilde kanıtlayan depresyonlar, melankoliler, ilkbahar ve sonbahar süreklerinde sayfalar koydum kenara. Konsept nereye ilerledi, bilmiyorum henüz, ama yazmış olabilmenin mutluluğunu, dönüp geriye baktığımda anladım.
  • Bu bir yıl içerisinde elbette istemeden de olsa kendimden uzaklaştım. Ve tam olarak bu yazıyızı yazmama an’lar kaldığı sırada, kendime 2. geri dönüşümü de başarı ile tamamladım. “oniki” de fark etiğim “bana acı verenin ‘yalnızlık’ değil, ‘kendime olan uzaklığım’ imiş” düşüncesinin akabinde, gerçekten de kendime doğru adım atmayı başarmanın getirdiği özgüven ile, yalnızlıktan korkmamayı öğrendim. Kendi başınalığımı tanıdım, kendimle bakışabilmeyi, kendimle konuşabilmeyi garipsememek adımlarını geçip, kendime sarılabilmek mertebesine yükseldim. Her ne kadar insan dengeleri çok stabil konular olmasa da, kendi içimdeki sirkülasyonu bozan “duygusal dalgalanmayı” tekrar kontrol altına alabildim, kendimi kendime yakıştırmıyacağım bir konuma koydum, sonra o konumdan çıktm… Her ne kadar “yılbaşları” benim için de bütün diğer anarşi seven reklamcılar için olduğu kadar anlamsız olsa da, bu yazıyı yazacağım an’a olan içsel hazırlık süreci, beni bir takım farkındalıklara zorladı… Bu iyi geldi.
  • Bunca yıldır pek çok kişinin yapmak istediği dövmeyi kağıt üzerinde tasarlayarak onların vücudlarında bu tasarımları – çizimleri – görselleri taşımalarını sağlamak için çaba sarf etmiş birisi olarak, ilk dövmemi bu yıl yaptım. Sol elimin dış kenarına “nowhere”, ama bir diğer algı biçiminde de “now here” yazdırmış bulundum. Ve bir süre sonra ikinci dövmemi de yaptırdım, sağ elimin dış kenarına Audrey Hepburn’ün kurduğu bir cümleden ilham alarak “impossible”, bir diğer algı biçiminde ise “im possible” yazdırdım. Bu olaylardan birkaç ay sonra, çok fazlaca “çığlık atma ihtiyacı” hissettiğim bir pazar gecesi, benim gibi hisseden Nur Başar, Nuri Deniz Doğançay ve Ebru Esra Demir ile birlikte böyle anlarda yapılması en mantıklı şeyi yaptık, hepimiz kendimize yeni dövmeler yaptırıverdik. Benim 3. dövmem oldu, çok basit, çok kısa. “B+”, yani bir diğer algı biçimiyle “be positive”. Ve elbette kan grubum. Ve “B.P.” aslında…
    1. bir oğlumuz oldu bu yıl. Her ne kadar rengi “siyah” bir kedi görünümünde olsa da, gözlerine baktığımda içime ışık yakıyor, huzur ve aydınlık veriyor. Evde “insan” bölümlemesini oğullarımız kendi aralarında yaptılar, siyah geceleri tam olarak “üzermde” uyuyor… Bu, hiç bir kelime ile ifade edilemeyecek bir duygu…
  • Dans dünyasında yıllardır arayışını yaşadığım “Tango” ile tanışmayı başardım Filiz Kan ve Ali Kan adlı dostlar sayesinde. Her ne kadar yoğunluktan dolayı hak ettiği ilgiyi gösterebildiğimi düşünmesem de, Annesinin doğum gününde, annesi ile Tango yapabilen bir evlat olmanın ilginç duygu karmaşasına nail oldum….
  • Okan Dağlı’nın yazdığı, Selma Gürani’nin illüstrasyonlarını yaptığı “Sokak Sokak Mağusa” adlı kitap için, yıllardır yaşadığım ve sokaklarında insanlar yürüsün, bu büyülü mekân terkedilmişliğe mahkum kalmasın diye çaba sarf ettiğim Suriçi’nin her sokağının fotoğraflarını çektim. Kitap piyasaya Türkçe ve İngilizce olarak iki farklı dilde basıldı, dağıtıldı. Bunun verdiği mutluluk, inanılmaz. Çekimler sırasında yaşanan bir kazadan dolayı kırılan fotoğraf makinem yerine bir başka 2. el fotoğraf makinesi almaya karar verdiğim sırada fark ettim, 2006’da aldığım “başlangıç – öğrenmelik – idarelik” fotoğraf makinesi ile birlikte geçidiğim 7 yıl, ve aradaki muazzam bağlılık… D80’den D7000’e zorunlu bir geçiş yaşadıktan sonra anladım ki, makinenin limitlerini çoktan zorlamışım. Artık sanki daha fazla gerip daha uzağa atış yapabileceğim, daha stabil, daha dayanıklı bir yay var elimde…
  • Yaptığım tasarımların “anlaşılmaması – beğenilmemesi” konusunda yaşadığım depresyonel süreci bitirmemi sağlayan Beste Denizal’ın organize ettiği Sandance Reggae Festival’in var olması için kendi çapımda muazzam çaba sarf ettim. Ada sınırları içerisinde, insanlar çaba sarf eder ve bir şeyler yapmak isterler ise, olabileceğinin somut (çadırlı – müzikli – kumsallı – insanlı) kanıtını “yaşamamı” sağlayan bu olay, öte yandan “bu adada hiç bir şey olmaz”, “biz yapamayız” cümlelerini kuran bünyeler ile iletişimi kesmemi sağladı. Bu davranışın getirdiği zaman boşluğu sayesinde çok daha “üretken” bir insan olabildiğimi, bir insanın aslında ne kadar da üretken olabildiğini idrak etmemi sağladı demeli daha doğrusu…
  • Çok uzun yıllar “görüşmediğim” birisi ile görüşme kararı aldım, oturduk, içtik, muhabbet ettik, geçmişi yâd ettik. Ve çok uzun süredir “görüştüğüm” birisi ile “görüşmeme” kararı aldım… Bazen birisine değer verme biçiminin, değer verilen tarafından anlaşılamayacağını, ve bunun makbul olduğunu öğrendim…
  • Bütün dünyasal sınırlardan ve çerçevelerden, bütün yargı ve bakış açıları “kenarlarından” muaf bir biçimde konuşabildiğim çok nadir insanlardan birisi ile birkaç gün geçirdim. Böyle bir “iletişim”i kimi insanlar hayatlarında sadece birkaç dakika yaşarlarken kendilerini “arınmış” ve “günah çıkarmış” hissedip rahatladıkları göz önüne alınırsa, zihinsel olarak her nasıl düşünürsem düşüneyim bütün içtenliğimle kendimi ifade etmemi sağlayabilen kişi ile geçirdiğim bu süre, hem bazı insanlar tarafından anlaşılabilme umudumu, hem kendimi ifade etmeme dair güvenimi arttırdı…
  • Kendimi daha açık, ve net bir şekilde ifade edebileceğimi, artuk bu özgüvene ve kapasiteye vardığımı fark ettim. Bunun insanlar üzerindeki etkisini umursamamak konusunda çok ciddi adımlar attım. Hayır demeyi öğrendim. “Bunu istiyorum” demeyi öğrendim. “Bunu istemiyorum” demeyi öğrendim. Bunların neler olduğunu kendime sormayı, ve kendimden doğru biçimde cevap alabilmeyi öğrendim…
  • Nice insanlarla tanıştım, nice dostluklar kuruldu, nice müzikli, alkollü, muhabbetli günler ve gecelerle süslendi geçmiş olan 365 gün. Ve fakat aralarında paçoz ruhlu bir kadın var ki, “Barış”ın dönüp kendisine bakabilmesine, sarılabilmesine, kendi yaşantısının aslında o kadar da “garip” olmadığını, ve her şeye rağmen “paylaşılmak istenebileceğini” anlamasını sağladı. İnsan, kendi içinde barındırdığı bu kadar çok mutluluk ve mutsuzluk kaynağına dokunabilen birisine karşı hissettiği duyguları nasıl ifade edebilir? Bilinmez…