1 Kasım 2015 tarihinde gerçekleştirilen Türkiye Genel Seçimlerine (1 Kasım Türkiye Genel Seçimleri – Wiki) dair düşülmesi gereken notlar mevcuttur. Öncelikle, seçimlerle ilgili resmî kaynaklardan açıklanan tek sonuç, %10 barajını aşan dört parti olduğu bilgisidir (YSK Kararı), hangi partinin % kaç oy aldığına dair herhangi bir resmî ifade halen daha yoktur. Bu durum öncelikle “normal” değildir, neden bu seçimde resmî rakamlar için 10 gün bekleme gereği görülmüştür, öncelikle bu sorgulanmalıdır. Özellikle “anket şirketlerinin hiç birisi doğru rakamlara yaklaşamadı” şeklinde ifade edilen bir seçimin sonuçlarını biz nasıl medya şirketlerinin “doğru bildiği” şeklinde algılayabiliriz ki? Anti demokrat şartlar altında yapılan seçimin resmî olmayan sonuçlarını “uygundur” kabul etmeye neden bu kadar hevesli bir medyayı takip ediyoruz?

Sorgu

Anketler ile uyuşmayan seçim hileli seçimdir, seçimin kaybedeninin anketçiler olarak adlandırılması mizah dergilerinin kapağını süslerken bile, durumun gerçekliği mide bulandırıcıdır. Oy kullanmayan bir yüzdelik kesimin topluca oy kullanması ve hali hazırda “oy kullanmaları için bütün devlet toplu taşıma araçlarının seferber edildiği” bir partiye oy vermeye kanaat getirmeleri, ülke genelinde kurgulanmış algı oyununun tepe yaptığı noktadır. Geçmiş 15 yıldır zihinsel engellisinden okuma yazma bilmeyenine kadar “oyu sayılan” ve idrak durumu “tartışılır” her birey ülkenin her köşesinden otobüslere bindirilip oy kullanmaya götürülmüştür zaten. Geri kalan “oy kullanma” konseptine kayıtsız kalmış kitlenin bu denli istikrarlı bir ortak çalışma ile topluca oy kullanmaya gitme kararı eğer meclis içerisine yeni bir parti sokabilecek kadar yüksek rakamlara ulaşıyor ise, bu durum sorgulanmalıdır. Seçim çerçevesinde yüzlerce sandıkta %100’den fazla oy kullanım oranı görülmesi, sorgulanmalıdır. %100den fazla olan rakamların “geçersiz” – “hileli” oy olmaları yetmezmiş gibi, %100 listedeki herkesin gidip oy kullandığı fikrini de “normal bir durum” olarak işlemek, terbiyesizliktir. Dünya politika tarihinde %3-4 gibi yükselişler “birkaç yıllık çalışmanın sonucu” olarak değerlendirilirken bile incelenir, zira şaşırtıcı bir artıştır. Literatürde 3 ayda %8 oy artışı diye bir şey olmamıştır. Ve bundan sonrası için emin olun ki dünyadaki hiçbir politik – akademik yazı bu rakamları normal olarak alıp incelemeyecek, tarihin tozlu sayfalarına “gerçek olduğunu düşünmek bile saçma” olarak açıklanacak bir “seçim hilesi” olarak geçecektir.

Konunun anket şirketleri tarafını göz ardı etmemek gerekir. 8 farklı şirketin yayımladığı sonuçlar ortada, seçim sonrası devlet sayıyor oyları, durum çok farklı. “Bu işte bir hata yapılıyor olmasın?” diye sorgulayamıyor tek bir şirket bile.

Öte yandan, 7 Haziranda oy kullanmayanların toplaşıp sandığa gittikleri ve AKP’ye oy verdiklerine dair medyanın toplu inanış ve kanaati, Türkiye medya tarihinin en ilginç senaryosunun hiç sorgulanmamasını sorgulatmaktadır insana: Muhalefet partileri neden sorgulamıyor bu durumu? HDP, MHP ve CHP, üç parti de seçim sonuçlarına olan “saygılarını” dile getirdiler. İnsanların “rakip partileri bile satın mı aldılar” şeklindeki kurguları, aslında sadece bir yanlış ifadenin talihsiz ürünüdür. Nasıl bir çerçeve içerisinden bakarsınız olaya ve karşınızdaki kişinin “hile” yaptığına emin olduğunuz halde bu konuda hiçbir cümle söylemezsiniz? Evet, böyle olması sizin için aksi olasılıklardan daha “güvenli” ise, böyle olmasına izin verirsiniz. İşte bu noktada “ortak” ifade sarıyor medyanın dört bir yanını:

Milli İradeye Saygı

Kullanılmayan oyların tamamı yazılım üzerinden AKP’ye aktarılmış olması ihtimalini tartışmayan medya ve diğer liderler, “Milli İradeye Saygı” adı altında Türkiye’de başlamakta olan karanlık çağın öncüsüdür… Tıp literatüründe hastaya nasıl bir müdahale yapılacağını “oylamak” yerine kararı doktora bırakmanın sebebi, onun konuya dair bilgisinin oluşudur, ne yazık ki koca bir ülke “hasta, felçli, kanserli” haldedir ve nice “doktorlar” konuya dair ne söylerse söylesin, medya güdümünü ardına almış bir kitle “demokrat olacağız” adı altında toplu oylama ile ülkenin mevcut durumuna çare bulacağını ummaktadır. Demokratik oylama, önce bireylerin “bilgilendirilmesini” gerektirir… Türkiye cumhuriyeti vatandaşları, bırakın toplumdaki bireyleri, geleceğin bireyleri olacak bugünün çocuklarını bile “bilgilendirerek” değil, “sansür” ile koruduğunu sanmaktadır. Durumun daha küçük örneği Ankara’da altgeçit teklifine “halk referandumu” ile karar verilmesi noktasında yaşanmıştır (Ankara – Altgeçit Referandum Haberi). Konunun videosunda rahatlıkla görebileceğiniz gibi, hayatında ilk defa Ankara’nın merkezine gelmiş olan, normal yaşam koşullarında toplu taşıma – trafik – kızılay meydanı gibi konulardan bihaber insanlar, o gün onlara söylenilen kutuya söylenilen şekilde oy atmışlar, bunu çeken kameralara şölenlerle “Melih Gökçek” diye bağırmışlardır. Bundan 12 yıl önce Ankara için yapılan oylama, bugün Türkiye Cumhuriyeti için genelinde uygulanmıştır.

Bu noktada LDP Genel Başkanı Cem Toker’in “Ben milli iradeye saygı duymuyorum” açıklaması, yüzlerce politikacı içerisinde “doğruyu söyleyen tek kişi” olma takdirini kendisine iletmemi sağlamıştır (Cem Toker – LDP – “Milli İradeye Saygı Duymuyorum”).

Sonuç olarak ise, Türk toplumu, yönetilmekten başka hiç bir vasfı kalmamış insanlar bütününün kullandığı oylar sonucunda, yaşam standartlarını – yaşam koşullarını değiştirmeye zorlanma sürecine en ağır fedakârlıklar ile devam etmek zorunda bırakılmıştır. Zira henüz net olarak rakamsal sonuçlarını bilmediğimiz seçimin yaşamsal sonuçlarını hissetmeye başlamıştır toplum (Alkol kullananlara saldırı). İstanbulda “Recep Tayip Erdoğan” ve “Ya Allah Bismillah” şeklinde sloganlar atan kitle, alkol satışı olan mekânda oturan insanlara saldırmış ve artık Türkiye Cumhuriyetinde alkol içilemeyeceğini beyan etmiş bulunmaktadır. Kabataş’ta tacize uğradığı iddia edilen “bacımızın” kocaları olması muhtemel bu kitle, ülkenin yaşayacağı iç çatışmaların ayak sesleri olarak medyamızda yer almaktadır.

Ciddi bir hazırlık…

İşin özeti, seçimden bir gün öncesine kadar AKP ile arasını bozan her medyatik portre “batan gemiyi ilk fareler terk eder” şeklinde bir altyazı ile yayımlandı. Süreç sonucunda anlaşıldı ki o kişiler “bunlarla olmaz” diyerek temizlik esnasında gemiden atılan farelermiş. Algı hazırlığı da aynı şekilde devam etti kişisel kanaatimce. Misal “Nokta” dergisinde yayımlanan AKP’nin günlükleri, “bu adamlar hatalarının farkındalar” algısını oluşturmuş durumdadır. Herkes seçimi kaybedip çekip gideceklerini umut ederken, muhteşem bir operasyon ile tek başına iktidara gelmeleri bir yana, bugün çıkıp “hile yapmadık, hatalarımızın farkındaydık aha ‘nokta’ çaldı toplantı notlarımızı, biz o notları takip ettik ve başardık” şeklinde bir savunma ile muazzam haklı bir konuma geçmiş bulunabiliyorlar.

Ve doğal olarak fatura “kendimizden başka” bir yere kesilmek zorunda olduğu için, sahnemizde MHP ve HDP kalıyor. Devlet Bahçeli’nin gitmesi gerektiğine dair bir fikrim yok, HDP’nin seçim kampanyasını yürütüp yürütemediğine dair de bir fikrim yok. Bildiğim tek bir şey var, MHP’li bir kitle HDP’nin %10’un altında kalması durumunda meclisin nasıl bir dağılım göstereceğini hesaplamıştır ve hayatlarında ilk defa “çok sesli olmanın” neden güzel bir şey olduğunu hissetmiştir. Yani iki seçim arası süreçte HDP Genel Merkez binasının da yakılması dâhil HDP binalarına yönelik 190 saldırının düzenlenmiş olduğunu ve seçim günü 500’e yakın HDP üye ve yöneticisinin tutuklu olduğunu bilmek, aynı şekilde HDP’lilerin de MHP kitlesini tanıması ve meclisteki yerini anlaması, en azından bundan birkaç yıl sonra olması muhtemel bir seçimde birbirlerinin değerini – kıymetini bilmelerini sağlar diye düşünmekteyim. Zira aslında tek söylenmesi gereken gerçek, kitlelerin birbirlerine muhtaç oldukları bir dönemde, bu muhtaçlığı red etmiş olmalarının sonucudur (faturasıdır) 1 Kasım seçimi.

Konuya dair yazılacak her şey dönüp dolaşıp aynı kısır döngüye giriyormuş gibi durmaktadır, ancak öyle değildir. Kısır döngü, döngüsel düşünmeyi bıraktığımız noktada bitmektedir, ancak bu döngüsel düşüncelerin sonu “biz” de başlamaktadır. Önce toplumun bireyleri olarak bizler değişmeliyiz ki sonuç olarak toplum değişsin. Bu noktada yapılacak her şey bizlerde, sokaklardaki insanlarda başlamaktadır. İğne değil, çuvaldız ile büyük ilişkisi olan konulardır. Zira şimdi Emma Goldman’ın Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, yasaklanırdı” sözünü söyleyeceğin kitlenin seni anlaması için, demokrasiye dair bir miktar fikri olması gerekir.