Milattan önce 776 yılında Antik Yunan topraklarında düzenlenerek başlayan ve bugün bütün dünyaya hitab eden 2700 yıllık olimpiyat geleneğinde atletler kıyafet giymezler, çıplak bir şekilde yarışırlardı. Zira o zamanlar atletlerin bedeni “kusursuzluk” sembolü olduğu için her hangi bir kumaş parçası ile kapatılması gereksiz bir durumdu. Günümüzde bütün günahların ve utançların insana “bir yaprak ile” aşılanmaya başladığını düşündüğümden dolayı ne zaman çıplak bir şekilde yaşamlarını sürdüren insanların fotoğraflarını görsem içim gider. Zira insan beyni nasıl bir sistemde nasıl bir manipülasyona uğramaktadır ki, her bir insan doğadaki istisnasız bütün canlılar gibi çırıl çıplak doğmakta, ama çıplaklık “aykırı” ve hatta “yasak” & “ayıp”, kıyafetler ise “doğal” algılanmaktadır.

Hiç bir şey giymek istemeyen, yani hiç bir kıyafet / kumaş parçası ile bedenini örtme ihtiyacı hissetmeyen bir insanın ayıplandığı ve hatta tutuklanıp cezalandırıldığı toplum bu sürecin sebebi olarak “toplumun ahlakına uygun olmamak” kuralını kullanmaktadır.

Günümüz dünyasında kendi kuyunu açıp su çıkaramazsın, teknik ekipmanın olsa da evinin çatısına güneş paneli kurup özgürce ve çevreye hiç bir kirlilik yaratmadan / zarar vermeden kendi elektriğini üretemezsin! Bunlar sistemin çarklarında ezilmeden özgürleşmeni, devlete vergi vermemeni, bir birey olarak var olup devletlerin ve düzenin muhtaçlığında yaşamamayı getirir sana. Ve bu durum toplumun değil “devletin huzurunu kaçırmaktadır”. Ama devlet her birinizi (ve her birimizi) “devlet hukukunun sivil polisi” olarak yetiştirmektedir. Her kim ki “aa ayıp” diyorsa, neden olduğunu bilemeden, “neden ayıp?” diye sorduğunda çevresindeki diğer insanları göstermek zorunda kalarak, yani özetinde herkesin herkesi gösterdiği bir düzende kimse tam olarak tam olarak “neden”i bulamamaktadır. İşte o bulunamayan “neden”, bin yıllardır beynimizin en ücra köşelerini bile kendi çıkarlarına uygun olarak düşünmemiz için kesmiş biçmiş ve yontmuş olan “sistemin” ta kendisidir…

Korkularımız ve Utançlarımız

Öte yandan konunun derinlerine indiğimiz noktada artık bu “ahlâk” sisteminin kendi korkularımızın en merkezine inip arzularımız ve irademiz ile de çelişiyor olmasına rağmen davranışlarımıza ve düşüncelerimize pranga olduğunu düşünmeyişimiz, kendi benliğimizi ve var oluşumuzu sistemin yapısına nasıl da feda ettiğimizin kanıtıdır. Bugün piyasada bulunabilecek bütün kişisel gelişim kitapları bizlere ne kadar kusursuz canlılar olduğumuzu ve hatta pek çok noktada aslında “tanrı”nın bizler olduğunu ifade etmektedir. Her ne kadar bu kitapların, bireylerin ego’sunu dengeli bir şekilde geliştirmek için öncelikle “şu evrende çok da önemli değiliz, yediğimiz bir inekten farksızız mesela” mesajını vermeyi unuttuğu için çok da dengeli bir gelişim sağlamadıklarını düşünüyor olsam da, o kitaplardan çıkarılmış bir kendi kendimizin “tanrı”sı olduğumuz mesajının sonucu olarak da “ben bu beden ile gurur duyuyorum” cümlesini kurabilmeyi sağlamalarını isterdim. Ancak bu mümkün değildir, hiç bir kitap bunu aşılayamamıştır çünkü kitapları yazanların amaçları “deneyimlenebilecek” fizikselliğe dayalı bir farkındalık vermek ve teste tabi tutulmak değil, bütünüyle düşünsel anlamda farkındalık yaratmaktır.

Makyaj – Saç – Estetik – Kıyafet gibi konseptler de benzer noktada konumuzun içine girerken, yaşadığımız ataerkil düzende feminist düşünce ile kol kola yürümektedir. Ancak benim düşündüğüm ve üzerine yazmaya çalıştığım nokta her iki cins canlının da bedenlerinin görünüşüne dair aynı prangaları kucaklarında taşıdıkları gerçeği ve toplumsal yapı içerisinde her iki cinsin de “soyunamadığı”, “neden çıplak bir şekilde denize giremiyorum” sorgusunun bile hoş karşılanmadığı gerçeği. Neden utanır insan çok çok aynaya baktığında gördüğü görüntüyü başkalarının görecek olmasından? Nasıl bir “ahlâk” anlayışı bizleri bedenlerimizden bu denli uzaklaştırır?

Biyoloji ve Kültür

Cara Delevingne / Instagram

Photo: aradelevingne/instagram

Feminst çerçevede dikkat çekmek istediğim bir diğer nokta ise, bu “ahlak” yapısında eşitsizliği dibine kadar yaşamaktayız. “Free The Nipple”  adlı belgesel ile çok daha detaylı bilgi edinme şansı bulduğumuz bir düşünsel akımı ifade etmek amacı ile canlı yayın bir programa sadece meme uçlarını kapatarak katılan Miley Cyrus çok basit bir soru sormuştur: “Farklı olan şey memelerin büyüklüğü, meme ucu erkek için de kadın için de ortak olan nokta. Eğer kadının ‘farklı’ olduğu için kapatılması zorunlu görünen organı sansürleniyor ise, neden bu memenin tamamı için değil, sadece ‘ucu’ için yapılıyor?”. Evet tıbbi bir noktaya indirgendiğinde absürd duran bu konu her ne kadar benim penceremde esas tartışmamız gereken problemin tam kendisi olmasa da, aynı problemin bir kısmına işaret ettiği için hakkında söz edilmeye değer gördüm.

Bir ütopya kurgusu olarak bedenlerimiz ile barışık olduğumuz ve norm çerçevesinde çıplak kaldığımız, eğer isteyen olursa kıyafetleri “üşüdüğü için” veya “hijyen” veya “sadece tercihi”sebebi ile giyebildiği bir çerçevede insanlar kendi bedenleri ile bu denli barışık ve bütünleşik bir şekilde yaşarken, estetik operasyonların ne denli “absürd” ve “gereksiz” olabileceğinin öngürüsü çok zor olmaz kanaatindeyim.

Doğadan gelmek…

Adem ve Havva

Bir adım ileriye gitmek istiyorum; kıyafetler ile örtünme ihtiyacı hissetmediğimiz bir dünyada “bedenlerimize” çok çok daha özenli ve iyi bakmaya eğilimli bireyler olacağımızı, bu yüzden davranışlarımızın ve tercihlerimizin bedenimiz üzerinde “zararı var mı?” şeklinde bir düşünce ile yaptığımız pek çok kararı geride bırakıp “bedenimize yararı var mı?” sorgusu ile hareket ederek daha çok faydalı – sağlıklı davranış – yaşam biçimlerine öncelik vereceğimiz konusunda eminim. Zira en primitif formu ile bizler sosyal yapımızın değil “doğanın” bireyleri ve çocuklarıyız öncelikle, doğa ve ona dair olan her şey “utanılacak” bir şey obje değil, ruhlarımızı taşıyan ve salt bir şekilde kimliklerimizin parçası olan bedenlerimiz bütün değer yargılarımızda benliğimizin bir parçası olarak görülmeli – düşünülmeli ve algılanmalıdır. “Bir yaprak ile başladığı” karikatürize edilen “kendi bedenimizden duyduğumuz utanç” sembolü kıyafetlerin “yapay” olduğunu, çıplaklığımızın doğal ve gerçekliğin bir parçası (doğamızın ve gerçekliğimizin parçası) olduğunu her daim anımsamak, insanlık olarak bugün hayatlarımızda yer kaplayan kıyafet konseptinin eleştirel düşüncesinin sonucu, aynı zamanda diğer pek çok olgunun da eleştirildiğinde altından neler çıkabileceğine dair önemli bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.


Barış Parlan

I'm an earthling called Barış Parlan. a graphic designer & information technology specialist living in Cyprus. nerd, digital storyteller. doing phd about serious games and cross-reality. fan of photography, science, futurism, cyberpunk. interested in critical theory. practicing anarchism and atheism. polyamorous sapiosexual.

0 yorum

Yorum Yaz

Aklın Kusuru, Bedenin Kıyafeti

Okuma süresi: 5 min
0