Eğer topuklarınız normalden fazla sürtünmeye / yürümeye maruz kalırsa, nasır tutar. Bu nasır, mevcut yaşanılanların bir sonucu olmakla birlikte benzer bir sürecin devam etmesi durumunda ayaklarınızın daha dayanıklı olmasını sağlar, ancak aynı zamanda bu durum hissizleşme ile de sonuçlanır, ayağınız ile bastığınız çimlerin yumuşaklığı gıdıklamaz artık ayaklarınızı. Eğer böyle bir aşırı sürtünme daha hassas bir yerde, misal göz kapağınızda meydana gelirse, göz kapağınız nasır tutamaz, çürür. Yani bazı noktalar da var ki, belirli bir duyarsızlığa ulaşmak onun görevini icra edememesini sağlar…

İnsan, hissel bazda da bu duygusuzlaşma sürecini yaşamakta. Doğumundan ölümüne geçirdiği süreç içerisinde bebeklik ile sembolize edebileceğimiz bir aşırı hassaslık konumundan başlayarak bir duygusuzlaşma geçişi yaşıyor. Normal diyebileceğimiz çoğunluğun geçirdiği süreç, yaşlıların umursamazlığı olarak gözlemlenir ve özetlenir. Kimileri bu geçişi çok daha erken yaşlarda ve daha hızlıca tamamlamak durumunda kalır, böylelikle zalim dediğimiz (zulm etmek değil / zulme karşı duyarsız olmak diyelim) kişiler ortaya çıkar. Bir de bu geçişi yaşayamayanlar / kabullenemeyenler / direnç gösterenler görürüz, tanırız. Onlar zaten sürtünmeye maruz kalmış bir göz kapağı gibi harap olurlar. Bu gerçeklik çerçevesinde geride bırakılan her gün, o tip insanlarda “yarına daha sağlam uyanma hissi”nden çok uzak, bugünün savaşından arta kalmış yorgun – yitik kişi hissine yakınlaşırlar…

Yaşam süreci, anladığım kadarı ile doğanın bütünü bu duygusuzlaşma ile iç içe bir olgu. Zira daha anne karnındayken ve en temel organlarımız oluşumlarını sürdürürken, kalbin sesi gümbür gümbürdür kulaklarımızda o daha yeni oluşmuş kulaklarımızca, ve beynimiz bu sesi o kadar çok duyar ki, algısal olarak göz ardı etmeye, daha farklı sesleri duyabilmek için bu ritmik sesi daha az algılamaya özen göstererek gelişir.

Yani anlayacağınız, kendi beynimiz bile, sessiz sakin kalabilmek uğruna kendi kalbimizin sesine duyarsızlaşır…

Yaşama gelmiş bütün canlıların çeşit çeşit duyu organları mevcut… Doğada sağ kalmanın en temel gerekliliği bu duyuların verimli çalışabilmesi iken, doğadan kopmuş insanın bu sistemde sağ kalabilmesi için tek kurtuluşu, gözlemleyebildiğim kadarı ile duyusuzlaşması ve duygusuzlaşmasıdır…

En biyolojik tabiri ile “daha az gör, daha az duy, daha az hisset”… Bütün bu minimal düzeydeki eylemler beyninde minimal bir hareket oluştursun… “Cehalet mutluluktur” de, geç, git, buna yaşamak de, vakti gelince öl…


Gecenin bir vakti uyku öncesi muhabbetlerimizde bunları konuşan ve konuşturan Paçoz Kontes‘e teşekkürler…


Barış Parlan

I'm an earthling called Barış Parlan. a graphic designer & information technology specialist living in Cyprus. nerd, digital storyteller. doing phd about serious games and cross-reality. fan of photography, science, futurism, cyberpunk. interested in critical theory. practicing anarchism and atheism. polyamorous sapiosexual.

0 yorum

Yorum Yaz

Duygusuzlaşan İnsan ve Yaşam Süreci

Okuma süresi: 2 min
0