Kirli, lekeli ve tozlu yollardı Yaz’dan bize emanet. Sıcaktı ve terlemeyi sevmek zorundaydık. Kış temizleyecekti sokakları, tenlerimizi. Ve biz bu iki mevsimin tam ortasında sıkışıp kalmıştık. Altın renkli bir baharın adını son’la uluyordu yol kenarlarındaki kuru yapraklar. (O altın döküntüleri bile yazardı bir anlamda ve mevsimleri ulamayı onlardan iyi hiç bir doğa olayı yapamazdı). Rüzgâr estikçe hayatımızı özetleyen, çılgınca dans eden, kontrolsüzce… Kısacası, son gibiydi o gün ve sonraki her şey.

Bu mevsimde acıdan geçmeyen insalarda biraz eksikti… Kuru yapraklara basa basa geçen, el ele çiftleri bu seferlik kıskanmazdık hani, üzülürdük ezdikleri yapraklara, sanki biz’dik ayaklar altına alınan. Bu mevsimde mutlu olmak fazla idi insan yüreğine. Bir başına ağaç altı mektup yazmak daha içten, samimi, haz verici, uzaktakinin yanında olmaktan daha bir mutlu ediciydi. Ne de olsa köprü altında “Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret, Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın…” demişti Can Baba, sarhoş ağzıyla. Onunda gözyaşlarındaki alkol oranıydı gözlerinin ve sözlerinin hiç unutulmamasını sağlayan…

Bahardaki Son’un geri kalanıysas Sır’dı. Nefes almaya devam etmemizin anlamıdır biraz da bilmemekti. Mektubu beklemek mesela kapı eşiğinde, sevdiğini beklemekten daha yüce, çünki zamansız ve daha bir savunmasız; Sevgiliden zavallı, Sevgiliden zarif, Sevgiliden zarf.

Çiçeğe sorulur umutlarla dolu soru, yaprakları çekiştirilir, çıplak kalırdı dağ tepesindeki zavallı çiçek, tıpkı biz gibi… Ve yine de eksik kalırdı cevap. Öğrenmemiz gereken tek şey öğrenmememiz gerektiğiydi, bilmiyor olmakla başlardı güvenmek, ve hasbel kader bir kaza’nın ardında kalırsa enkazımız, güvenecek kadar saf kalabilmenin avuntusuydu pişmanlık hissettirmeyen.

Kazalarımızın şahitleri gecelerdi, geceler de çıplak gelirdi, ama onlar duygularından soyunmuşlardı; “Erkekler giyinmek için giyinirdi… Kadınlar soyunmak için…”* Fakat bir kadın ne zaman soyunsa, en içten duygularını giyinmeye başlamış demekti…

İki mektup arası, bizde yürek yarası, hayat, hat sanatı…

Alışmışım ışığından çok sonra duymaya yıldırım gürlemesini, hani sana çok uzağım ya, o denlk yakınım fırtınalara bu dağ başında. Şimdi aynı anda geliyorlar üstüme, ormanın zifiri karanlığı uyuşturucu gibi beyaza kesilirken titremeye başlıyor ağaçlar. Hiç bu denli kıyısında olmamıştım ağlayan bulutların.  Sonra titremeli diyor aklım, gecikmeli, biraz olsun ara ile gelmeli yıldırımın endâmı. Hem gülüp hem ağlamak, bakışırken gitmek, merhabayı elvedaya ulamak gibi oysa böylesi ki bu sefer kuru yapraklar da yetişemiyor cümleye… Basitçesi, severek ayrılmak gibi…

Sadece özlemim sayfalar sürerken, on saniyem vardı sana ait olduğumu hissettirebileceğim o sabah, lafı uzatmayacağım bu sefer, düş ile düşmek arası bir şeydi hissettiklerim…
Sesine mi doysam… Sesime mi doysan…

Ey sevgili, bu günde, gözlerin kara kelepçe…

Öperim Sözlerinden.

Barış Parlan
28.09.2008

*Can Yücel – Erotizma şiirinden.


“ve sen benim yol arkadaşım,
gözlerimden gözlerine karanfiller sunuyorum
kayboluşumuzun verdiği yoğun hazla
sarılıyorum yorgun çizgilerine”