Aynaya suikast girişimlerimden arta kalan dişleri kırık kelimeler bunlar. Buruk bir fesleğen çiçeğinin suya hasret balkon bekleyişlerinde saklı olan aşk hasreti gibi, ki fesleğen müziği de bir o kadar efkârlıdır bu konularda ayna yankılarında.

“Hayat bir dipsiz kuyu” felsefesinin dibini eşelerken yayılan konyak kokusu yol gösterici oluyor “hayat, dibine kadar yaşamaktır” naralarına. Pandonim güruhunu siyah özlüyor, beyaz öpüyor, siyah – beyaz öldürüyorum. Cinayetleri renk ahenkleri ile işlemeyi bıraktım kırmızı ile tanıştığımdan beri, şarap lekeli dudaklarında, ruj lekeli bileklerinde, ve kemanının renginde… Hepsi kızıl kızıl ağlardı, anımsar mısın? Mi telinin eksikliğinden sesi çatlak ve ifadesi kaçaktı oysa her seferinde. Ve ben şimdik beyaz kağıda kırmızı mürekkepli kalemle yazarken anlamaya başlıyorum kırmızı kırmızı akmak ne demek kefene… Aşıklığa vicdani red kararımın tetiğini çekiyor gözlerin pırıl pırıl… El sallıyor sözlerin yankılar ve yanıklar içinde ardına bakmaksızın;

kırıl…
kırıl…

Ne zaman iki anlamsız kelime bir araya gelip bir şeyler ifade etmeyi başarsa, başarısızlığım acıtır kalbimi bu sözcük oyunlarında. Evet “kelime kadar olamadık” ama, iki aynı kelimeyken bile bu kadar anlamlı kalamadık… Hatta bir başınalığımızla aynaya baksak bile, ancak ağlamayı başardık…