Geçmişte bir Eşkiya…
Yüreklerde Baba…
Ey İbrahim Ağa…

Hiç sızlanmayan, hep şükretmesini başaran sen, çatlamış toprağa bile çekinmezdin umudunu serpmeye. “Aman iyi ol iyi…” derdin her birimize. Öksürüğünle duydu dünya alem seni 30 yıl boyunca, ve hayır dualarınla. İyi niyetine, hoşgörüne yanaşacak bir başka kalp atmadı bu diyarda. “Allah’da bana bu hastalığı vermiş emaneten, sızlanmamak gerek, buda bizim yolumuz” derken özetlediğin duyguyu ben nasıl anlatayım şimdik? “Buda benim nargilemdir ha!” derdin hastanedeki tüpten oksijen çekerken, insan oğlu sendeki umut ve şükranı çoktan yitirdi be Baba… Gerçek bir masalcı kavuştu huzura, kestaneli soba başında çay içerek anlattığın saatlik masalları bir daha kim nasıl dillendirebilir ki? Sen ki sesin kuyunun dibinden gelirdi, peşin sıra çığlıklar mı yankılanacaktı… Bilirim istemezdin kimsenin ağlamasını ardından, affet işte, dirayeti öğrenememişiz senin kadar. Kerem ve Sinem’in gözlerine bir pırıltı emanet ederek, ve onlarca cân’ın sîne’sine çökerek gittin.

Hayat, iki öksürük arası bir nefesmiş… O nefes eksik kaldı, hayat eksik kaldı. Birkaç masal anlatacaktın daha, onlar da eksik kaldı… Tek tesellim, sen tam yaşadın… Huzura vardın…