Yağmura adını sordum,
Kasım dedi…
Sustum.

İyi yazanı bilmem ben, iyi ile kötü arasındaki çizginin bulanıklığı algımın bozukluğundan mıdır onu da bilemem… İyi yazarlar değil, iyi ağlayanlar vardır benim lûgatımda, onlar hep dağlara kaçanlardır… Dağlardaki ormanlar, en iyi yazıları okuyanlardır, gece vakti dinlerseniz eğer, dinlemek erdemini hâlen barındırıyorsa ruhunuz, dalların arasına serpiştirilmiş yıldızlar vardır, iste yazarlar bilir ki en deli onlara yazılır… Çünki o yıldızlar düşe yazanlardır… Rüzgârdan kopuvermiş hassas bir efgalitto yaprağı gibi terk etmiştir bizi yüzyıllar öncesinden, ancak biz o an görür, o an öğreniriz veda ettiğini gökyüzüne… Ne acıdır az önce bakışırken o yıldızla, onun aslında gidiyor olduğunu veya aslında gitmiş olduğunu bilmemek, şu zaman ne gariptir ki, insana gerçeği gereğinden geç göstermektir işi…

Yazar dediğin gökyüzünü sevdiği kadar, sevdiğine gökyüzü gibi bakar. Baş döndüren kelimelerin de bağzı zaman olur ki başları döner, gökyüzü gönüllü sevilenler, bol yıldızlı bir kalbe haizdirler. Ancak unutulmamalıdır ki, ademoğlu samanyoluna bakarken, ancak kayan yıldız misâli gidenler uğruna dilek tutmakta, onları sevmekte ve saymaktadır… Hiç bir yıldız, kendine bahşedilen bütün dilekleri duyacak kadar uzun düşmez, düşemez… Hiç bir yazar, kendine bahşedilen btün kelimelere kıyacak kadar uzun ağlamaz, ağlayamaz… Belki de bu yüzden iyisi yoktur, ne yazanın, ne de yazının. Elbet bir yerlerde birilerine merhem olur, hıçkırana su verir kelimeler, ama merak ediyorum dağların taşların merheme, ormanların suya ihtiyacı var mıdır?

Yazarlar dostlarına içerler ve hiç bir zaman sarhoş olmazlar. Nasıl her günü bayram gibi sadece deliler yaşarlar, dünyanın hep dönüyor olduğunuda sadece yazarlar anlarlar, çünki onlar hep, yıldızlara bakarlar…

“Yalnızca uzaktaki dostlara içilecek” diye bir kural yazılmamıştır hiç bir meyhane kapısına elbette, ancak yazılsaymış fark etmezmiş… Bugün, burada, bütün dostlar, uzaklar… Manzarası mazî olan her meyhane masası, mazîden kalma şarkılara dostane bakar. Yazarlar küskün oldukları şarkılara bile dostane bakabilenlerdir. Bir insan neden küser bir şarkıya? Kurcalamayalım en iyisi bunu, o küskünlük aslında şarkının anımsattıklarına… Ağlayanlar şarkılara muhtaçtırlar, çünki o hıçkırıklar en içten suskunluklarını şarkılarda yaşarlar. Bir başkalarının ada aynı / benzer / farklı – daha kötü? – acılara ağlamalarını, gözyaşlarından kelimeler kurmalarını, bunları kafiyelere boyamalarını severler, bir yıldız kaymışcasına, sayarlar… O andan itibaren değil uzun ağlamak, nefes almak bile caiz değildir, malûmdur ki yazarlar en iyi, acılarını susarak anlatırlar… Bunu boş bardaklar, dağlar – ormanlar ve nice sokak lambaları bilir de, sadece okuyanlar, asla duyamazlar…

Yazarlar, mürekkep lekeli ağlarlar. İnananı azdır belki, ama kağıda soranı daha da azdır. Ama bilinir ki yazarlar bir yazar, iki ağlarlar… Ya ağlarlar siyah akar, seceye soyunuverir hüzünlü gökyüzü, titrer bütün yıldızlar ve bulutlar… Kimileri kayar, kimileri yağar… Ya ağlarlar kırmızı akar, kağıt yazarın ardından bakar, ağıt yakar… Yani önünde sonunda; Mürekkep dediğin, suskunluk kokar… Bak onu koklayanı çok vardır da, anlayanlar bu yazıya baştan başlar, dağlara kaçarlar…

-Giderayak, neden öpüyorsun ki beni? Bitti diyorum, kabullen artık!
-“Yazarlar, öperek anlarlar…” dedi gözleri yaşlı, sözleri genç adam…