Bunu söylemek komik gelirdi eskiden, ama yalvarırım, zaman bir dur. Bi dur, bi dön bak arkana bi dinle beni bak sana pek söyleyeceklerim olmasa da, sen laf anlamasan da, anlatacaklarımla alıp vereceğim nefesler boğazımda düğüm olsa da bir anlamaya çalış, anlayamasan da bir sözlerime, hadi sözlerden geçtim gözlerime bak. Doldum bak… Zaman, bi dur, bi sakinleş. Nedir seni bu kadar kovalayan (inan ben değilim!). Benimkisi ancak peşinden ağlamak… Gözümü kapatıp açıyorum, tamam sen yoksun diyemiyorum, sen hep varsın ama çok uzaklarımdasın, anladığım kadarı ile herkesin uzaklarındasın. Nasıl yanaşırsın? Yamacına kıvrılmak mümkün müdür? Nefes almak günah mıdır? Günahlar hiç bu kadar masumane bakmışmıdır sana? Cevap verebilir misin sorularıma? Lütfen… Bi dur… bi dinle… Askerliğimin son gününü, son saatlerini öyle iyi anımsıyorum ki, ne de güzel kıvrılmılştın nizamiye kapısının kenarına miskin bir kedi formunda. Esniyor, uyuyor, uyuşuk uyuşuk bakınıyor ve geçip geçmemeye dair tereddütlerini de eteğine dolayıp salına salına kuyruğunla oynuyordun. Saniye bile yelkovandan geçmiş, akrebe benzemek istercesine topallıyordu… Bu korkutuyordu. Şimdiyse, şimdi yine korkutuyor. Zaman sen hep korkutur muydun böyle? Ben bunu neden daha önce fark etmedim? Benjamin Buton kadar yürekli olamamak mıdır bu, bu bana mübah mıdır? Gecenin körlüğünü yeni geçirdiği sabah saatlerinde okyanus rüzgârına, tuz kokusuna ve deniz suyu soğuğuna inat mücadele ile çektiğim ağlardan, ellerimi kesen mercanlarına ve kabuklarına aldırmadan, “hadi bikaç da barbun ilişsin gözüme” umuduyla be zaman… Tam ikibinyüz metre ağ, onbeş zembil be zaman, ben bundan zevk alırken akan, santim santim çekmeme rağmen, zevkime göz diken sen, güneşi denizin doğu göbeğinden sancılı doğumdan sonra fırlatıp atar gibi göğe salan sen, ayıptır be zaman, sen ki çocukluğumdan beri usul usul sabahlarıma akan… Yüreğim acıdı biliyor musun? “barış” olmamalıydı o restorantın kasasındaki son parayı kira maiyetinde alan, parasız insanların sıfırı tüketmiş umutlarına, umutsuzluklarına ortak olan kimi zaman. Ben bu kadar mı büyüdüm? Nasıl oldu? Ne zaman? Radikal karar vermek kolaydır, aç kalmadığın sürece. Aç kalmaya dört nala koşmaya karar verdiğimde anladım “radikal”liğin değil sadece “huzurun” zor olduğunu. Huzur uğruna geride bıraktığım her “an”, yüreğime batacağını sanırdım bunların – sanki kırılmış bir cam. Büyümek senin yan etkin mi be zaman? Ben küçükken de büyük değil miydim yani? Yalan mıydı? Olmamış mıydım daha? Bu kadar “dolmamıştım” o kesin. Eskiden gizlemek için üzerini örttüğüm sözlerim vardı, “üşümesinler diye” yalanıyla bezeli salıncaklarda sallandırırdım yüklemlerini. Bir keman telini insan neyle örter ki? Sözlerle mi?…

Cem’in “Gitmek yenilmek değildir, kazanmakta gitmek, gitmektir işte… Hepsi bu…“sözleri, can dostum, yol dostum, kader ve keder dostum Halil’in öğüdü ile aynı zamanda patladı suratımda. Bir şehri, bir mesleği, bir nesneyi değil, sadece ona ulaşma sürecini göze alıp, O’nun ne olduğunu düşünmeden, bir şey beklemeden, O’ndan değil, şehirden meslekten değil, Hayattan değil (Ey Zaman, senden hiç değil!) sadece ulaşma sürecinin ulaşma kelimesini de kırparak, salt hissetmek, gitmeyi, özetlersek; “değişikliği”. Bir şeyden sıkıldığından değil, yenisine ihtiyaç duyduğundan değil, sadece bunu bir görev gibi hissettiğinden, gerekliliğini bildiğinden, sebebini merak etmediğinden, bu sözleri geleceğin bir noktasında tekrar okurken, çoktan “gittiğinden…” (Zaman, bütün ikilemlerim senin Süreç’e kardeş gibi benzediğinden.)

Ey ada, bavullarını topluyor ruhum, deniz kenarlarından, kumsallarından, gözlerim bunca yıl boyu döktüğü yaşlarının kokusunu topluyor iskeledeki balık pullarından ve denizinin tuz kokusundan. Ormanlarındaki ağaçlarından, onların yosun lekelerinden, gözlerim renklerini topluyor mesaryanın yeşilinden, batının rüzgârından… Sözlerim hüznünü, yalnızlığını topluyor, topluyor da rahat ol, sayende hepsi bir bavulu bile doldurmuyor…

Zaman, vazgeçtim. Anlatmak istediklerimi düşünmek yerine, kelimelerin şiirselliği ile kendi düşlerini yıkıyorsun, gözlerini kapatıyorsun, bunu/beni okurken nasıl yapıyorsun? Anlamak istemiyorum. Küçük garaj odalarında yaşanırken bile kurulabilinen büyük düşlerin yeterince ezdi yüreğimi, bu söylediğim başka hiç bir cümlemle ilintili değil ayrıca, sadece içimden geldi. Ben kararımı verdim, “hazırlık yapmak” da denemez, -an kolluyorum belki. Bak, o da hep bana uzak düşen, senin şerefsiz hecelerinden birisi. Boşver.

Bu kötü, ama en azından doğru olan bu. Yanlışlarla birlikte iyiyi düşleyeceğime, kötü doğrularımı alır, giderim.

Kategoriler: Yazılarım

Barış Parlan

I'm an earthling called Barış Parlan. a graphic designer & information technology specialist living in Cyprus. nerd, digital storyteller. doing phd about serious games and cross-reality. fan of photography, science, futurism, cyberpunk. interested in critical theory. practicing anarchism and atheism. polyamorous sapiosexual.

0 yorum

Yorum Yaz

dur

Okuma süresi: 4 min
0