Fahişe Lehçesi, aklımda toparladığım bir takım konulara farklı bakış açıları ile değinmeye çalıştığım kurgusal bir roman oluşumu. Zaman konseptine dair olan paylaştığım bu bölüm hakkında bilmeniz gereken detay, fahişenin intihar mektubundan bir parça okuyor oluşumuz.

Bilmiyorum daha önce hiç “bir fahişe ne hayal eder?” diye düşündün mü? Cevabının evet olma olasılığının çok düşük olduğuna dair şüphelerim, aslında şüpheden öteye, bir deneyim ve birikimin sonucu. Mevcut sistemde hiç biriniz bir başka insanın hayallerini dinlemeye tahammül edemeyecek bir bencile dönüştürülüyorsunuz. İlişkilerinizin bile tanımıları çıkarlarınız temelinde. Hayaller bile kurgulanmış, farklılar esasta sadece farkındalar, onlarda benim gibi genelde, farkındalık fetişi olduklarından olsa gerek, hepsi bir şekilde hayatın fahişesi olmuş insanlardırlar. bak sana hayallerimden bahsedeyim. Ben kendimi hep bir TED konferansı sahnesinde hayal etmişimdir. Yıllardır dinlerim o konferansları, özenirim o sahneye çıkan insanlara, hem hayatlarında uğraştıkları şeylerin çeşitliliği ve güzelliğine özenirim, hem de kaliteli insanların toplandığı bir ortamda hayata dair öğrendiğim en önemli şeyi dile getirmem için bana mikrofon uzatılmış olma ihtimaline özenirim. Sahte TED konuşmaları adında bir kitap yazsam içini rahatlıkla doldurabilirdim, bundan emin olabilirsin. zira ted sahnesine adım atma hayalimin gerçekleşmemesi, o konuşmalarden bence en temel olanını yazamıyacağım anlamına gelmiyor. Ne de olsa bu mektup, biraz da benim son kendimi ifadem, ve sen hayal dinlemeye alışık olmasan bile, son mektuplarda hayallerden söz edilir…

Devasa genişlikteki konferans salonunda sahneye vuran ışığın altında tek başınaydı, ayaktaydı. hiç bir aksesuarın kirletmediği yalnızlığı sadece tek bir spot ile aydınlanıyor, ardındaki karanlıkta kırmızı perde çok zor seçilir hale geliyordu. Önünde gümüş renk boyuna göre hazırlanmış mikrofon ise bir aksesuardan öte, sesini salonun geri kalanında oturan dev kitleye duyurabilmek için durmaktaydı. Uzunca bir süre insanları seyreder önce, ortam iyice sessizleştikten ve seyircilerin sabırsız olanları tam da sıkılmaya başladıklarını düşünmeye başlarken kadının sesi salonda yayılmaya başlar.

“kulağım keskindir benim. konuşmalarda insanların fark etmediği tekrar edici seslere karşı hissettiğim tiksinti ile ortak çalışan keskin kulağım, doktora eğitimi aldığım sürece oturduğum bilgisayarın yanındaki kitaplığın sağ üst köşesinden hemen yukarıya asılmış duvar saatinin saniye göstergesinin tıklamasına yıllar boyu öyle bir alışkanlık göstermiştir ki, biyolojik bir değişime neden olmuşcasına sabit bir “güç” kazandırdı bana. Evet dalga geçmiyorum, tam bir süper kahraman gibi. Her ne kadar dünyayı değiştirecek ve beni ünlü yapacak kadar faydalı bir güç olmadığı yanılgısına ben de sizin gibi ilk birkaç yıl kapılmış olsam da, sonraları aslında insanlığın en derinden ihtiyacı olanın sadece ve sadece bu olduğunu fark ettim zamanla. Ben, zamanı “yaşıyorum”.

“Hayır hayır, sizin de zamanı yaşadığınızı biliyorum ve fakat ben, zamanı bütün erdemi ve hissiyatı ile yaşıyorum. Bakın bu konuda öyle derin bir süreci geride bıraktım ki size hemen şu anda aslında ne kadar da ciddi bir şey ifade ettiğimin bilimsel deneyini sunabilecek kadar geliştirdim kendimi…

Sahnenin arkasında büyük dijital bir kronometre belirir. Konuşmacı olarak sahnede bulunan kadın sağ elini biraz önüne kaldırır, kırmızı bluzunun bir kolunu hafifçe sıyırır ve parmaklarını şıklatmaya başlar. Bir süre bu şekilde devam ettikten sonra halen daha neler olduğundan tam da emin olamayanlar için “her saniye şıklatıyorum…” der… Bu sırada sahneye giren birisi önem çekmek istemezmişcesine kendisine yanaşır ve gözlerini bağladıktan hemen sonra hızlı ve sessizce sahneden uzaklaşır.

“Biliyorum pek çoğunuz şu anda, benim yıllar önceki hatalı düşüncelerim gibi, bu şıklatma konusunu dünyada pek çok insanın yapabildiğini düşünmektsiniz…”

Ortam iyice karanlıklaşır, şıklatışı daha rahat duyulabilsin diye mikrofonun sesi yükseltilir, zifiri karanlıkta sadece arkada saniye kronometresi dönmekte, ve kadının her saniyede çok istikrarlı bir biçimde şıklatışı duylmaktadır.

“Bunu onca yıl ders çalışıp kitap okurken o kadar çok dinlemiş, bilincimin o kadar farklı bir bölgesinde bir algı geliştirmişim ki, vücudum alkol veya maddenin etkisi altındayken bile ölçüsü bozulmayan bu “bir saniyenin aslında ne kadar uzun” olduğu bilgisi ve bu bilgiyi bilinçli bilinçsiz ömür boy beynimin işliyor oluşu, yaşantımın geri kalan sürecinde engin bir zaman idrakı, ve elbette beklenedik şekilde derin bir an farkındalığı kazanmama sebep oldu. Evet, “An” konusunda sizinkilerden muhteşem farklı tanımlarım mevcut, fakat bu tanımlar ben ne kadar dikkatli ve anlaşılır anlatmaya çabalasam da, asla Einstein’ın uzay-zaman buluşu ve zamanın aslında çok eğilir – bükülür – değişken bir olgu oluşunu kanıtlayışı kadar başarılı olamazdım. Bu bilgiyi idrak edişime rağmen, benim zaman birimim sabit, çünkü duvardaki saat sabit. Zihnim onu taklit ediyor, bilincim de sonuç olarak her yeni anı farkındalığı ile yaşıyor…”

konuşma böyle devam ediyor. detayı anımsıyor musun? doktora yapmak, bilgisayar masası… bunlar benim her gün bu yatakta saniyelerin uzunluğunu hissederken kurduğum fahişe lehçesi hayallerim, ve zamanı algılama biçimim… Gözlerimin bağlanmasını o sahnede bile kurgulamış olmam, sanırım buna muhtaçlığımın ince bir ironik göstergesi…

Kategoriler: Yazılarım

Barış Parlan

I'm an earthling called Barış Parlan. a graphic designer & information technology specialist living in Cyprus. nerd, digital storyteller. doing phd about serious games and cross-reality. fan of photography, science, futurism, cyberpunk. interested in critical theory. practicing anarchism and atheism. polyamorous sapiosexual.

0 yorum

Yorum Yaz

Fahişe Lehçesi ~Zaman üzerine…

Okuma süresi: 4 min
0