Kanayan bileklere ithaf olunur…

pek bilinmez ama, kendime varmak için uzunca çıktığım bir yolculukta duyduğum kadarıyla rivayet edilir ki, söz toprakta kelâm yağmurdadır, göz aşkta nîzam ayrılıktadır. biz ki pek çoğuna acem kaçan bir dil biliriz, tıpkı insanlar gibi bilmişliğimiz sevmişliğimizden değildir (ne yazık ki) ve fakat pek istemişliğimizi belirtmek adettendir.

yaşamanın ve yaşamın adâbı gereği, yazmakta konuşmakta susmak kadar üslûp gerektirir, ve aslında az biraz dikkat edilirse usûlunce bir kâfiye keşfedilir, akıl toparlanıp konuya odaklandığı vakit, önce derin bir nefes çekilir, akabinde lûgattan tahliye edilen kelimeler derde derman misâli dile gelir, insan ki bu vakit envai ses verir, hepsinden öte gerek yaşamın gerek kitapların filmlerin varsa bir önemi, bu sonudur. son anımızda kalan en önemli an’dır, anımsadığımızdır, ki latin nizamında “hatırlanan”, “kalp parçalayan”dır. her şey değil elbet ama belki de böyle daha yakışık durduğundan “pek çok şey” son’a bağlıdır, sonda saklıdır. bu yüzden o’nu, o son’u açığa koyan daha bir fiyâkalıdır, nerden baksan endâmı vardır. cümlede ise son, az biraz lanet gibidir kurana, konuşana, dert anlatana… kâh bütünen anlamlandıran, kâh hayat dahil pek çok şeyin anlamsızlığını ulu orta konduran…

sonsuz anlamlı bizler son’suz olamayız, hani anlamsız bakarız, son’ların bizsiz kalmalarındaki o iç gıcıklayıcı sessizlik ürpertisine tezatız. yani “ben… seni…” der kalp çarpıntısını dizginlemek için nefes usulluğunda sesiyle kadın, “bende…” der titrek aksanıyla erkek, üç noktalar yankılanır,  kalp ki vurur sanki efkârlı bir “bendir”, sanki derdi dermanı ben’dir… çarpar çarpar durur her ikisine de o sessizlik, o kalp… hiç birisinin aklına gelmez henüz rüyasında görmek için can atacağı cancağızın adını kendi adına ulayarak masasına yazmanın pek erken olduğu ilkokul sıralarında açtığı sözlükten baktığı “sevmek” kelimesini telafuz etmenin aslında bu kadar zor olacağı…

bak samimiyetimize inanarak sen diye hitab edeceğim, bizler o zamanlardan bu zamanlara seyreder olduk bizleri telafuz edemediğin için ve hatta ettiğin için başına gelenleri. hayır kızma gülmüyorduk, takdir ediyorduk iyi idare ediyordun, batırıyordun ama olsun buydu olayın özü ve sen buydun, bolca sustun, arada konuştun derken unuttun ve anımsadın, inandın ki aslında istediğin için kandın, kanadın umursamadın, “deli” dediler aldırmadın, kendine saldırmadın. ne de olsa sen insandın… bunları bile duymaktan korkardın, ki kaçardın ve kaçtığın çıkmaz sokaklarda dahi duyardın, o zaman anlardın ve artık çok geç kalırdın, o sokaklardan çıkamazdın… o vakit duyardım, “anlam nerde?” diye sorardın, “anı dediğin canını yakandır, sırtına yüklendiklerin anlamdır” derdim, bir anda yağmur yağardın… kızıl kızıl mürekkeplere boyanırdın, misâl sigara gibi kendini tüketircesine yaşardın, kendince yazamadığın mektuplara sığınırdın… mektuplarını bile daha yazmadan yakardın…

aşk değil ayrılık, sigara değil izmarittir yüklü olan, filmin son sahnesi, kitabın boş saifesi, güneşin hüzünlü vedası, mektubun gözyaşından imzası… topraktaki dikenli tel, boş kovandaki dertli yel, anlam yüklüdür yaşlı amcalardaki kırışık el. sevmek değil sevişmek yüktür, şarkıda son es, kavgada son nefes, yaşam’a duyulan geçici heves, beni benden koruyor bu ahlâktan kafes… “anlam” adı altında (ki biliyorsun bunlar nafile ve pek anlamsızca) bizleri arıyor herkes.

ey geceyi şafağa erdirenler,
ay’ı göğe bakışlarıyla dikenler,
“insan yüktür, yüklüdür çünkü…” der periler,
sözün de insanın da kıymetini biçeriz bizler,
cümle sonlarındaki yüklemler…

Devamı gelecek… (Cümlede Dördüncü Eylem, Gizli Özne)